PLATON'UN BİLGİ KURAMINDA
AŞK VE CİNSELLİK
Platonun felsefi düşüncelerini tarihselliği bağlamında
ortaya koymanın önemli olduğunu düşünüyorum. Platon
akşam diyarının -abendland: batı dünyası anlamında-
ruhbilimsel tarihinde, bilgiye varmada sistematik
bir biçimde cinselliğin dilini kullanan ilk yazardır.
Onun kullandığı cinsel dil doğrudan bilenin diğer
bir bilenle (bunların ikisinin de erkek olduğunu
anlıyoruz) olan ilişkisini, birbirlerine yakınlaşmasını
(bu aynı zamanda cinsel bir yakınlaşmadır) açıklamaktadır.
Ayrıca kendi cinsel metaforları için yeni açıklamalar
gerektiren bir takım felsefi fonksiyonlar da koymaktadır
Platon. Bir çok Yunan düşünür ve bu arada Platon
için de, doğa ve ruh , ortak bir töz dolayımıyla
birbirine bağlıdır ve yine aynı zamanda bu ortak
tözel çerçeve içindeki farklılıklarla birbirinden
ayrılmaktadır. Platon'un düşüncesinde ruhun ve dünyanın
ortak bir özelliğine işaret eden gelen "logos" kelimesi,
bu ikisi arasındaki (ruh ve dünya) kavramsal bağlantıyı
da yansıtmakta ve ispatlamaktadır. Bu iki-anlamlılık,
"rasyonel" kavramının "logos" kelimesinin bulanıklığını
(Ambiquität) alıp çoğaltması sonucu bu kavram dahilinde
de devam etmektedir . Eski Yunan düşünürleri fiziksel
doğayı anlamın bir dışyüzeyi, bir atıf olarak (Attribut)
resmeylemişlerdi. "Onlar doğanın keşfine o denli
dalmışlardı ki, hiç bir zaman görünebilenler (ì
söylemek) ile (kendi) görüşleri arasında bir başkalık
olduğunu ayırdedemediler. Logos (öznenin) aktif(liği)
anlam(ın)da değerlendirme içine almaktır, objektif
anlamda ise nesnel dünyanin somutluğunu (şeyleri),
yani belirleneni, (şeyi) olduğu gibi görmektir."
Platon yıkıcı güçlerin akıldışı eylemlerine karşı
bağışık olacak bir bilgi kuramı bulmayı kendine
görev edinmiştir. Bu kuram akla aşkınlığı (Transzendenz)
sağlayacak ve aynı zamanda bunun (aşkınlığın) karşıtı
tarafından -Immanenz- (akıl) tehlike altında -kontrol
edilecek veya- bulunacaktı. Platonun bu soruna getirdiği
radikal çözüm, bilginin asıl nesnesinin zaman ve
maddeyle belirlenmiş alanın dışında izah edilmesi
zorunluluğudur: Doğanın araçsallığına son vermek
ve ruhu bedenin esirliğinden kurtarmak: Hakikate,
temizliğin zenginliğine ve mutlak oluşa -sein- erişebilmek.
Bu zenginliğe erişebilmek için ruhun gözünü maddeden
başka yöne değil aksine temiz bedenin zenginliğine
çevirmesi ve onun ötesini görmesiyle mümkündür.
Peki ölümcül bir bedende bulunan ruh gerçeğe giden
yolu nasıl bulabilir? Bu soruya Platon'un cevabı;
"Ruh eğer Eros tarafından yönlendiriliyorsa, bilgiyle
karşılaşacaktır. Eğer bir erkek bu algılanan dünyadan
hareket eder ve yukarıya giden yolu ve hissettiği
sevgiyi doğru kullanırsa (...), o zaman hedefine
çok yakındır ve ebedi güzelliği ("hakiki iyiyi")
görmeye başlayacaktır." Cinsel istek sevgiyi ve
sevgi de bilgiyi öne çıkaracaktır. Ancak burada
bilginin temel problemi Eros'un resminde de yansımaktadır:
Tabii ki her cinsel istek sevgiyi ve her sevgi de
bilgiyi yaratmamaktadır. Ruh Eros tarafından iki
yöne doğru zorlanır. Bu yönlerden biri akıl ise
diğeri de tutkudur. Platon bu (biri pozitif öbürü
de negatif olan) yönsemeleri homoseksüel ve heteroseksüel
arasındaki ayrım içersinde tanımlamakta ve devam
ettirmektedir; bedensel üremeye bağlı olan heteroseksüel
cinsel istek aşkınlığa -Transzendenz- ulaşamaz!
Bu yüzden Platon için bilgi, akraba (erkek olmak
bağlamında) tözlerin tanrısal bağlantılarının bir
ürünüdür. Burada erkekler arasındaki sevgiyi kastetmektedir.
"Varlığın zenginliği için anlamlı olan Eros: Homoseksüeldir".
Fiziksel istekleri (üreme isteği) tarafından sarılmış
bir erkek Platon'a gore: "Dört ayaklı çiftleşmek
isteyen ve çocuk isteyen bir hayvandan farksızdır."
Platon için tek elverişli model yetişkin bir erkek
(Erastes: Sevgili sahibi) ile yine aynı sosyal statüden
gelen daha genç bir erkek (Eromenos: Sevilen) arasındaki
ilişkidir. Fakat aynı dönemde Atina'da kadınlar
arasındaki cinsel ilişki gormezlikten gelinmiştir.
Antik Yunan'da kadınları ve hiç bir hakka sahip
olmayan erkekleri (Plebsleri), pasif konumda cinsel
haza ulaşan kişiler olarak vazolara oyulmuş resimlerde
görebiliriz. Platon'un epistemolojisi, kosmolojisi
ve aşk modeli hiyerarşik bir biçimde kendini ortaya
koymaktadır. Fakat Fox-Keller`e göre, Platon'un
pederastik (erkekler arası eşcinsel) aşkı kendi
içinde bir hiyerarşi barındırmasına rağmen bir hakimiyet
içermemektedir. O, Yeni Taslak'ta bilgi(ye ulaşabilmek)
için öne surduğu erotik metaforlarla, kapalı bir
erkek ağının (bu çerçeve içindeki erkek varoluş
biçiminin) uyesi olamayanlara karşı kurulmuş bir
hakimiyet ilişkisini tanımlamaktadır. Platon Homoeros-aşk
üzerine uzun uzun kuramlar ve yeni kavramlar oluştururken
homoseksüel kadınlara (Tözel akrabalık tanımlamasının
tutarlı-mantıksal devamı olan lezbiyenlere, lezbiyen
ilişkiye) ilişkin hiç bir şey söylememektedir. Aşk
yaşamından dıştaladığı sadece (heteroseksüel) kadınlar
(ya da erkekler) olmayıp, aynı zamanda homoeros
zevkin peşinden giden ve kendisinin överek göklere
çıkardığı, bilgi kuramında tanrısallaştırdığı "tözel
akrabalık" (eşcinsel ilişki, üremeye yönelik olmayan
ilişki) bağını kuran kadınlar da dıştalanmaktadır:
Platon' un tezinin bu tek taraflı uygulayımıyla
tanrısallaşmayı belirli bir varoluş şeklini paylaşan
erkeklere atfettiğini, daha doğrusu onların bilgi
kuramını yapmış olduğunu goruyoruz. Bu anlamda tözel
akrabalıkla elde edilen bilgi (sevgi) de daha çok
"erkek akrabalığının" bilgisi (sevgisidir). Peki
Platon için neden kadınlar aşkınlığa ulaşamaz? Her
şeyden once bir kadın lezbiyen olsa bile, sadece
kadın olduğu için "potansiyel olarak bedensel üreme
tehlikesi" oluşturmaktadır. Bu "tehlikeyi" oluşturan
kadının, kendi doğasındaki doğurganlığa karşı çıkma
olasılığı da azdır. Kısaca özetliyecek olursak:
Heteroseksüel veya homoseksüel kadınlar doğurgan
oldukları için bedensel üreme görevinin baskısı
içindedirler, bu doğada onların vazgeçilmez varoluşudur.
Kadın "hayvani isteklerle" kuşatılmıştır . Dolayısıyla
aşkınlığa yani bilgiye erişemez. Platon`un bedensel
üremeyi sadece hayvanlara has gördüğü ve doğaya
saygı duyduğunu iddia edip, doğanın bir parçası
olan kadınları ve onların aşklarını görmezlikten
geldiği, "onursuz bir aşk" sonucu doğmuş olduğunu
öne sürdüğü, kendi annesiyle kurduğu ilişkiyi yok
sayan, yani sonuç olarak Platon'un kendi varoluşunu
açıklayamayan, çelişkilerle dolu bu teze (ve Platon'a)
bilimadamlarının "platonik" bir aşkla bağlandığının
açıklaması; belki de bu tezin içindeki erkek akrabalık
ilişkilerinde gizlidir.
BACONCU BİLİM: HÜKMETMENİN
VE TABİ KILMANIN SANATI
"Tahakküm ve denetim bilimsel araştırmanın temel
itkisidir."
Bacon bilim tarihinde, bilimsel bilgi ve iktidar
arasındaki denklemi açıkça tespit eden ilk kişidir.
O kararlı bir biçimde bu denklemin bilimsel çalısmaları
motive edeceğine inanıyordu. Sadece bu denklemi
tespit etmiyor, bilimin amacına, doğa üzerindeki
denetimi ve hakimiyeti de oturtuyordu.
Bacon, Platon`un ruh ve düşünce arasındaki soyut
ve erotik bağlantısını da reddediyor. Bacon için
kendisinin ünlü "Bilim iktidardır" çıkarımı insanlık
için bir kurtuluştu. Ancak bu "kurtuluş önerisi"
tarihsel gelişme içerisinde yeni bir iktidar modelinin
temelini oluşturmuştur. Bacon bu yeni bilimsel iktidar
modelini sozel metaforlar ve simgesel bir dil içersinde
kurmuştu. Bacon gelecekteki kuşaklara yasalara uygun
cinsel hakimiyeti öne çıkarabilecekleri yeni bir
sözel dil sunmuştur. Bu metaforlar yasal cinsel
hakimiyet ile dil arasındaki bağlantıyı açıkça ortaya
koymaktadırlar.
Bacon'un Metaforu:
Bacon`un tasavvuru şüphesiz doğa üzerinde insanların
mutlak hakimiyetini, üstünlüğünü ve hükmünü sürebilecekleri
bir bilim yaratmaktı. Onun çıkarımından da görebildiğimiz
gibi "bilimde insan bilgisi ile insan iktidarı buluşmaktadır".
Bacon`a göre iktidar mücadelesinin üç ayrı derecesi
veya üç ayrı türü vardır:
Birincisi; kendileri için iktidar olup bu iktidarlarını
sürdürmek isteyenlerdir. Ona göre bu tür en kötüsü
ve en aşağılayıcısıdır.
İkincisi; kendi vatanının insanları için iktidarlarını
ve tahakkümlerini yaygınlaştırmak isteyenlerdir.
Bu tür ona göre birincisinden daha onurlu fakat
daha az sahip olma hırsı içermemektedir.
Üçüncüsü; eğer bir erkek, insan ırkının evren üzerindeki
iktidarı ve hakimiyeti için mücadele veriyorsa ve
bunu yaygınlaştırmak istiyorsa, şüphesiz ki bu hırs
diğer ikisinden daha onurludur.
Bacon'un üç basamak biçiminde sıraladığı hiyerarşi,
her basamağinda daha fazla iktidar, tahakküm ve
genişleyen bir ırkçılık bağlıdır. İkinci basamağında
milliyetçiliğin ve insanlar üzerinde eğemenliğin
tohumunu atarken, bunu sadece "kendisi için hakimiyetten"
daha onurlu görmesi, iktidara karşı gelmesinden
değil iktidarın erkekler arasında paylaştırılmasının
ve yaygınlaştırılmasının daha olumlu ve uzun vadeli
olduğu düşüncesinden kaynaklanmaktadır.
En mükemmel olarak değerlendirdiği üçüncü tür mücadele,
bir erkeğin, insan (kadın ve erkek) ırkının doğa
üzerindeki hakimiyeti ve iktidarı için mücadele
vermesi ise, şüphesiz bu alanın yani hakimiyet ve
tahakküm alanının sadece erkekler için düşünüldüğü
sonucunu göstermektedir. Yanısıra ve daha önemli
olarak, Bacon "insan ırkının evren üzerindeki iktidarı"ndan
erkek ırkının doğa(-kadın) üzerindeki iktidarına
işaret ederek erkek ırkçılığını modern bilimin kökenine
oturtmuş oluyordu.
Bacon her nasılsa bir zamanlar insanların doğa
üzerinde hakim olduğunu düşunuyordu. Ona gore teknolojik
gelişme bu hakimiyetin tekrar tesis edilmesi için
mecburi idi ve bu yuzden bilim ile teknolojinin
bir hakimiyet aracı olarak doğaya karşı açıkça konumlandırılması
gerekiyordu. Bacon bu konumlandırma işlemini cinsel
gondermelerle yuklu bir soylemle gerçekleştiriyordu.
Onun kullandığı cinsel dil belki de bu yüzden pek
fazla kimsenin farkına varamadığı örtülerle kaplıdır.
Üstünlük üzerine yazdığı makalelerde gerektiğinden
fazla kullandığı -genus- kavramında vermek istediği
ileti, ancak kadınlar tarafından incelendiğinde
deşifre edilebilinmiştir.
Bacon`un resim dilinin diyalektik özünü görebilmek
ve onun metaforlarının kapsamlı anlamını aydınlatabilmek
için bazı alıntılar sıralayacağım;
"Biz doğa ve ruh arasında yasal ve namuslu (keusche)
bir evlilik kurmak istiyoruz".
"Sevgili oğlum, senin için tasarladığım şey; seni
şeylerin kendisiyle birlikte namuslu, kutsal ve
yasal bir evlilikle birleştirmektir. Ve bu bağlantı
senin çoğalmanı güvenceleyecektir. Alışılagelmiş
tüm evliliklerin umutlarını ve duvarlarını aşacaktır
ve sana korunmuş bir ırktan kahramanlar ve süpermenler
yaratacaktır".
Şey olarak kullandığı kelime burada doğa anlamına
gelmektedir. Aşağıdaki alıntıda bunu daha açıkça
ifade ettiğini görüyoruz.
"Doğa bilimsel mantık ile biçimlendirebileceğin,
kendine tabi kılabileceğin gelinin olsun senin.
Ben gerçek anlamdaki görüşümle doğayı tüm çocuklarıyla
sana sunmak istiyorum. Doğayı senin hizmetine sunmak
ve senin kölen yapmak istiyorum".
Diğer alıntılarından da görebildiğimiz gibi bilimi
ve bilim alanını tamamen erkek alanı olarak betimlemektedir.
O doğadan -she- olarak bahsederken doğa kadın bağlantısını
erkek hakimiyetçi düşünce ile örtülü bir biçimde
çok iyi ortaya koymaktadır. Yani doğa kadındır ve
erkek bilimdir. Burda işaret edilen sadece bilimin
doğa üzerindeki hakimiyeti değil aynı zamanda erkeğin
kadın üzerindeki "bilimsel" hakimiyeti idi.
Bilimsel bilgi ve teknik gelişmelerden bahsederken
tamamen şiddet (erkek) dili kullanmaktadır. Doğaya
yumuşak onu keşfedecek fakat hükmetmeyecek bir usluple
yaklaşmak Bacon ve taraftarlarının tarzı olmamıştır.
Doğayı fethetmenin ve kendine tabi kılmanın ne kadar
yıkıcı olduğunu ve onu temelden sarstığını yaşadığımız
çevre sorunlarıyla da görmekteyiz. Doğa uzerinde
hakim olmayı amaç olarak gösterirken Bacon, bunun
için yapılacak her tur deneyi de meşru görmektedir.
Oyleki bu deney söylemi sonradan doğacak sadizm,
mazoşizm söylemlerinde kullanılan "deney" söylemiyle
yakın pararlellikler içermektedir: Keşfetmekten
çok elde etmektir önemli olan, keşfetmek, hakim
olmaya tabidir.
"Zamanın Eril Doğumu" adlı kitabında Bacon "eski
bilimin" kurucularıni eleştirir. Kitabin ana bölümü
ruhun kötü filozofların etkisinden temizlenmesi
gerektiğiyle başlıyor. Bunlar Arıstoteles, Platon,
Galen ve Hippokrates olarak geciyor. Bu filozofların
yanlış öğretileri sonucu bu filozoflar gibi düşünenler
de yaratıcı tarafından kısırlıkla cezalandırıldılar.
Bütün bu filozofların Bacon`a göre tek bir amaçları
vardı; iktidarsızlık (Impotenz) üretmek, insan iktidarını
azaltmak ve gerçek ve eril bilimin doğmasını ertelemek.
Platon da bilgiye erişmenin tek ve hakiki yolu
homoeros iken Bacon da hakimiyet arzusudur. Platon
doğanın araçsallığına son verilmesini ve ruhun bedenin
esirliğinden kurtulmasını savunurken, Bacon doğanın
insanlara (erkeklere) hizmet eden bir köle haline
getirilmesini savunur. Platon üremeyi hayvanca istek
olarak açıklarken, Bacon doğanın(-kadının) süpermenler
yaratılması için sonuna kadar kullanılması ve ürünlerinin
alınması taraftarıdır. Platon'un bilgi kuramının
temelinde pederastik (erkekler arası) aşk yatmaktadır.
Bu aşk kendi içinde hiyerarşi barındırsa da hakimiyetten
uzaktır. Bacon'un bilgi kuramının temelinde ise
hakimiyet hırsı yatmaktadır. Bu hakimiyetin nesnesi
doğa ve kadındır.
Bu karşılaştırmadan da anlaşılacağı gibi, iki düşünürün
ortak oldukları tek nokta, aralarındaki bu tartışmada
(!) kadınların yerinin olmadığıdır.
Fox-Keller, Bacon'un bu yaklaşımını psiko-analiz
çerçevesinde değerlendirir: Erkek çocuğun bir hediye
olarak babadan aldığı erkeklik gibi bilimin de erkek
olabilmesi baba (burada Bacon) tarafından verilen
bir hediyedir. Bu hediye bilim adamlarına kahramanlar
ve süpermenler yaratmayı müsaade ediyor ve bu hediye
onlara kendi kendilerini bir erkek olarak dünyaya
getirme yeteneğini sağlıyordu. Baconcu metafor aşikar
bir biçimde erkeklerin ikili itkili ödipal istek
ve arzularını, annelerine ait olanı sahiplenme ve
reddetme biçiminde göstermektedir. Bu, annesiz yaşamak
kadar anneyle kurulan ilişkide bir denklem kurabilme
imkanını da sunmaktadır. Kişi boylelikle babayla
olan özdeşmesinde de tanrısal mutlak hakimiyetini
(Omnipotenz) güvence altına almış oluyordu. Bu özdeşleşme
ona dişiyi kabul etme kadar reddetmeyi de müsade
ediyordu.
Bu tabloyla tıpkı bir erkek çocuğunun gelişimine
benzeyen bilim tarihi, bilim dünyasına girenlere
de bir erkek çocuğunun dünyasını sunmaktaydı.
17. YÜZYILDA DOĞA FELSEFECİLERİ
On yedinci yüzyıl modern bilimin yani bu gün hala
içinde olduğumuz bilimsel atmosferin oluşması açısından
önemli bir dönemdir. Sadece Baconculuk değil daha
bir çok önemli bilim kuramı bu dönemde kurumsallaşmış
ya da silinmiştir. Bu yuzden dönemin akımlarını
kısaca özetlemek istiyorum.
17. yüzyılda doğa felsefecileri "yeni bir bilim"
ortaya çıkarma coşkusuyla yola çıktılar. Fakat "yeni
bir bilim " konusunda o kadar çok görüş vardı ki
bunları bir çatı altında nasıl toparlıyacakları
asıl sorun haline geldi. Ağırlıkta ve esas olan
iki kavram bu çağın düşünce tarihine damgasını vurmuştur.
Bu kavramların biri hermetik diğeri ise mekanik
idi. Hermetik Hermes kelimesinden türemiştir ve
tanrıların ulakları ya da deniz tanrısı anlamını
taşır. Hermetik sözcüğü ise gizli ya da ulaşılmaz
anlamına gelir. Hermetik geleneğe göre maddi doğa
tanrısal bir ruh ile içiçe geçmişti. Bunu anlayabilmek
için kalp, el ve aklın birleştiğini, içiçe geçtiğini
kavramak gerekiyordu. Mekanikçi felsefeciler ise
maddeyi ruhtan, aklı ve eli de kalpten ayırmayı
savunuyorlardı.
Yine bu dönemde İngiltere'deki entellektüeller
farklı bir bilgi peşinde koşuyorlardı. Bu bilgi
onların deyimiyle: "Hem tanrının şöhretine hem de
insanların çıkarlarına hizmet etmeliydi".
Bu dönemin simyacıları daha önceki yüzyılda ortaya
çıkan Paraselsus`un eserlerinden etkilenmişlerdi.
Onlar özellikle kimyasal ilaçların iyileştirici
güçleriyle ilgileniyorlardı. Simyacılar doğal dünyayı
tamamen açıklayabilecek bir evrensel bilime sahip
olduklarını düşünüyorlardı. Fakat sadece kimya ve
tıp alanında etkili olabildiler. Paraselsus'un izleyicileri
gibi Bacon için de açık olan bir şey vardı; bu da
Arısto ve Gale'nin bilim üzerinde hakim olan etkisinden
kurtulmaktı. Simyacıların asıl hedefi ölüm yatağında
olan üniversiteyi kurtarmak ve tıbbi ortodoksluktan
kurtulmak idi. Paraselsus'un önemli izleyicilerinden
olan John Webster bunu şöyle ifade ediyor: "Gençlik
fikirsel bilgilerle, spekülasyonlarla, tartışmalarla
eğitilmemeli, onlar ellerini emekle sertleştirmeli
ve parmaklarını ateşli denemelere koymalı." Yani
deney ile bilgiye varmalı, söyleyenler değil yapanlar
olmalı; sofistler veya felsefeciler değil doğa sihirbazları
olmalıdırlar. Ancak böyle doğanın sırlarına erişebilirler.
1640 ile 1650 yılları arasında Paraselsuscu felsefe
en yüksek noktasına ulaştı. Fakat 1650'den sonra
Robert Boyle, Walter Charleton ve Henry Moore gibi
dönemin ileri gelen entellektüelleri Hermetik fikrinden
vazgeçip Fransız mekanistçileri olan Gassendi ve
Descartes'in görüşlerini savunmaya başladılar. 17.
yüzyılın ikinci yarısında artık simyacılara karşı
büyük kampanyalar başlatılmaktaydı. Bu kampanyaların
başını çekenlerin pek çoğu kilisenin önde gelen
üyeleriydi. Bunlardan bir kısmı daha sonra "Royal
Society"nin kurucu üyeleri olmuşlardır. 1662 yılında
kurulan "Royal Society" "yeni bilimi" kurumsallaştırmayı
hedef alarak Bacon'un programını gerçekleştirmiştir.
Bunlar ne kadarda hermetizimle yeni felsefeyi birleştirmek
istedilerse de "society" coşkuculara (Enthusiasten)
yer vermedi. Simyacılar "heterodoxie" (kilisenin
resmi görüşünden sapan öğreti) ve anti-rasyonalizmle
suçlandılar. Bu dönemdeki bir çok değişiklikler
kendini yeni oluşturmakta olan "yeni bilime "cinsel
dili ve önüne koyduğu hedefleri ile damgasını vurdu.
Bu dönemde kullanılan dilin analizi Francis Bacon
ile Paraselsuscular arasında bir kesit göstermektedir.
Bacon yeni bir erkek biliminin doğacağını daha önceden
görmüş ve bilimi iktidar olarak kendine ana metafor
edinmişti. Rönesans döneminin Simyacıları da bilim
tasavvurlarında iktidarı aradılar fakat onların
aradığı iktidar değişik bir anlam teşkil ediyordu.
Bacon'un hareket resmi "düşünce (ruh) ve doğa arasındaki
yasal ve namuslu evlilik", doğayı insanların hizmetine
sunup onlara köle etmekti. Simyacıların hareket
resmi ise koitus (cinsel ilişki) idi, yani düşünce
ve maddenin birleşmesi, kadın ve erkeğin erimesi.
Bacon'un en uygun metaforu erkeksi (viril) süpermenler
yaratmak iken simyacıların ideali Hermaphrodit (çifte
cinsiyetli insan, hayvan, bitki; Hermes ve Afrodit'in
cifte cinsiyetli olan oğlu) idi. Bacon tahakküm
peşinde iken simyacılar allegorik (sinnbildlich,
gleichnishaft) bir gereklilikten hareket ettiler.
"Simyacılardan bize geri kalan ikonografilerin ve
yazıların temel resimsel tasavvurunu hermafrodit
ve evli çiftlerin oluşturduğunu görüyoruz."
Hermetik felsefenin merkezinde simyacılar kadın
ve erkeğin birlikteliğini, cinsel birleşmeyi ve
hermafrodit birleşmeyi görüyorlardı. 17. yüzyılda
yaşamış olan Giambattista della Porta şöyle yazmaktadır;
"Bütün dünya içiçe örülmüş ve bağlanmış, çünkü dünya
yaşayan bir yaratıktır. Her tarafta eril ve dişi,
bütünün parçaları birlikte birbirlerine karşı olan
sevgilerinden dolayı çiftleşmektedir." Paraselsus'un
da buna yakın ifadeleri vardır: "Kadınsız erkek
bir bütün olamaz, sadece bir kadınla tam (vollstaendig)
olabilir. Her ikisi de yeryüzündeki varoluşlarıyla
ve biçimsel oluşlarıyla bir bütünü oluşturuyorlar.
Bu anlamda hastalık dişisini istiyor ve dişisi onun
ilacıdir." "Hastalik dişisini istiyor" sözü Arıstonun
" özdeke biçim gerekiyor" sözüne verilmis bir yanıttır.
Simyacıların prensibi simetrikti, yani kadın ve
erkek arasındaki eşitliği savunuyor ve Arıstoyu
tamamen reddediyordu. Başka bir yerde yine Paraselsus
şöyle diyor; "tohum kucak tarafından kabul edilirse,
doğa kadının ve erkeğin tohumunu birbirine bağlar.
Her iki tohumdan en iyisi ve en güçlüsü kendi doğasına
uygun diğerini biçimlendirir.. Erkek beyninin tohumu
ile kadın beyninin tohumu birlikte biricik beyin
yaratırlar; çocuğun beyni bunlardan tohumu güçlü
olanın beyniyle oluşur ve buna benzer, lakin hiç
bir zaman aynısı olmaz."
Yüzyıl sonra Paracelsus geleneğinin öncü sürdürücülerinden
olan Thomas Vaughan simyacıların asıl nesnelerinin
altın ya da gümüş değil, önemli canlı varlıkların
tohumu, yani yeryüzünün ve gökyüzünün tohumu, harıka
ve sır dolu hermafrodit olduğunu söyler. Vaughan
için evlilik herhangi bir şey değil, o insanın İsa'yla
birleştiği en kutsal ve gözle görülemez birliğidir.
Simyacılar erkek ve kadının birleşmesini tanrının
yeryüzündeki kanıtı olarak açıklıyorlardı. Vaughan
güneşi erkek ve kadını da ay olarak betimliyordu.
Güneş ve ayın birleşmeşiyle tohum bırakılmış oluyordu.
Bu tohum doğanın kucağına bırakılıyordu. Ayın kabulü
olmadan tabii ki güneş tohumunu bırakamazdı; bu
kadının kabulü olmadan erkeğin tohumunu bırakamıyacağı
bir kozmik birliği ve isteği vurguluyordu.
Fox`a göre Thomas Vaughan`ın retoriği Bacon'unkinden
pek farklı değildir; her ikisi de hakiki bilgiye
ulaşmak için bir yöntem aradılar, bu yöntemle "doğanın
en iç çekirdeğine girebilmeyi" denediler. Her ikisi
için de uygun olan yol deney (Experiment) olarak
tanımlanabilir. Genus terimini fazlasıyla kullanmaları
daha çok erkek tanımı peşinde koşmuş ve erkek felsefesinin
nasıl oluşturulması gerektiğini tartışmış olmalarından
kaynaklanıyor olsa gerek. Simyacılar feminist değildiler;
kendi dönemlerinde kadını dikkate almayanlarla bir
çok görüşü paylaşıyorlardı. Fakat kadının yaratıcı
gücüne de saygı duymadan edemiyorlardı. Kadınların
doğurganlığını tanrının onları affettiğinin bir
işareti olarak görüyorlardı. Hatta Paraselsus'un
şöyle bir açıklaması vardır;" insan nasıl kadın
düşmanı olabilir, bütün dünya onların meyveleriyle
(halklarıyla) dolu ve bundan dolayı tanrı onlara
uzun ömür vermiş, ne kadar iğrenç olsalar da bile..."
Daha sonraki yıllarda "Royal Society" nin sekreteri
olan Henry Oldenburg "Royal Society" nin asıl amacının
erkek felsefesi oluşturmak olduğunu söyleyecekti.
Yine "Royal Society" nin baş ajitatörlerinden Josef
Glanvill erkekleri: aklı yoldan çıkarabilecek Affektionların
(o an içinden geldiği gibi davranmak) iktidarına
karşı uyarmaktadır. Buna karşıt Paraselsus ise bu
durumu söyle açıklamaktadır; "Jüpiter hem akıllı
hem de aynı zamanda sevgi dolu olamaz". Ona göre
tıb sanatının kökleri kalptedir ve bundan dolayı
ilaçların iyileştirici gücü hakiki sevgiyle keşfedilebilinir.
Francis Bacon çoğu konularda hermetikçiler ile
mekanikçiler arasında tavır takınmıştır. Fakat bilimdeki
cinsiyet ve cinsellik konusunda ki tasavvurları:
"korunmuş bir ırktan kahramanlar ve süpermenler
yaratma" simyacılardan daha çok "Royal Society"
cilerle birleştiğini gösteriyor. Modern Bilim`in
kurucu babaları Baconcu düşüncenin bazı temel parçalarını
reddetmişlerdir ve örtülü bir biçimde simyacılara
olan ilgilerini göstermişlerdir. Fox-Kellere göre
bu gizli simyacılardan biri de Newton idi." Society"
ciler Bacon`un patriarkal resim dilini devraldılar
ve simyacılarla ortak olan Bacon'un erotik dilini
reddettiler. 1667 de "Society"cileri savunmasında
Thomas Sprat şöyle demektedir; "İnsan elinde bulunan
sanatların ruhu erildir ve süreklidir".
Hermetik ve mekanik felsefeciler arasındaki çatışma
en iyi bir biçimde kendini "cadılık" tartışmasında
göstermiştir. Bu tartışma 17. yüzyılda "yeni bilimi"
tanımlama döneminde ateşlenmiştir.
CADILIK ve BİLİM
1664 de Robert Hunt başta olmak üzere bir çok bilimci
cadılığa ilgi duymaya başladılar. Barış savcısı
olan Robert Hunt cadılık üzerine eline geçirdiği
bütün belgeleri o dönem arkadaşı olan Glanvill`e
gönderir. Glanvill bu eserleri "Cadılık ve cadılar
üzerine felsefi düşünmeler" adı altında yayınlar.
Esere duyulan ilgi o kadar büyüktür ki eser 4 baskı
yapar.
Bu ve daha değişik eserlerle "ruhların ülkesi"
araştırılmaya başlanır. Glanvill yaptığı bir takım
araştırmalar sonucu şu kanıya varır; "Biz aslında
yaşadığımız dünya hakkında hiç bir şey bilmiyoruz
sadece deneyler ve bazı olgular dışında". "Bilimciler
olarak doğalcıların (Die Naturalisten) söylediklerine
kulak vermeliyiz, yoksa ruhların dünyasını araştıramayız!
Onların söyledikleri bin göz ve bin kulakla ispatlanmıştır!"
Bu düşüncelere karşı çıkan John Webster tüm bunların
"tanrının şeytana atıfta bulunduğu şeyler" olduğunu
söyler. Oysa "Der Hexenkult"un (Cadı..) yazarı psikolog
Starhawk cadılığın patriarkal toplumların çok öncesinde
var olduğunu söyler. Bu inancın kökleri hıristiyanlıktan,
müslümanlıktan ve yahudi inancından çok daha öncelere
dayanır. Efsanelere göre bu inanç Avrupa'da buzul
dönemi sonrası başlamıştır. Yani tahminen otuzbeşbin
yıl civarındadır. Starhawk`ın "eski din" olarak
adlandırdığı cadılık inancı geleneksel ruhu itibarıyle
Amerikan yerlilerinin veya (Arktis) deki şamanizme
yakındır. Bu inancın ne kutsal bir kitabı ne dini
kuralları ne de dogmaları vardır. Cadı inancı öğretilerini
doğadan edinir ilhamını ise güneşin, ayın ve yıldızların
hareketinden, kuşların uçuşundan ,agaçların yavaş
büyümesinden ve mevsimlerin değişmesinden alır.
Cadı inancının savunucuları bilgilerini, dilden
ziyade resimlerle anlatıyorlardı. Batı dünyasında
şeytana tapanlar olarak nitelenen cadıların, cadı
inancının, şeytan düşüncesi olmadan çok daha önce
olduğunu söylerler. Webster bir yandan cadılığın
şeytanlık olduğunu söylerken diğer yandan Eski Ahit'te
cadılıkla ilgili hiç bir şey olmadığını söyler.
Yani cadıların ve cadılığın şeytanla bağlantısını
gösterebilecek hiç bir şey Eski Ahit'te yer almıyor.
Bu sözleri onu barız bir biçimde ele veriyor. Bir
yandan cadılığı hıristiyanlığın lanetlediğini gösterirken
diğer taraftan bu konuyla ilgili kutsal kitapta
hiç bir şeye rastlanmadığını söylüyordu. Simyacı
bilim ise erotik cinsellik ve bilim arasında yakın
bir ilişkinin olduğunu deneysel ve spiritüel bir
yolla bilgiye ulaşılabileceğini söylüyordu. Fakat
buna rağmen "doğaya ölçülü davranamadılar". Cünkü
kadını yücelttikleri kadarda aşağıladılar da. Bugünkü
noktadan hareket edilip bilim tarihi eleştirisi
yapıldığında rasyonel bilimin temsilcilerinin cadı
avıyla her hangi bir ilişkisi olmadığı düşünülebilinir,
fakat Fox-Keller 17. yüzyılın bilimadamlarının "erkek
bilimi" kurabilmek için cadı inancını savunan bilimadamlarını
saf dışı bıraktığını söyler. Bunlardan Glanvill
ve More simyacılar için bile çok radikal ve tehlikeliydiler,
çünkü onlar sadece dinsel ve politik olarak radikal
değildiler aynı zamanda kadının tanrı huzurunda
eşitliğini savunduklarından dolayı "eril bilim"
için bir tehlike oluşturuyorlardı. Cok güçlü olduğuna
inanılan cadılar, ciddi bir korku oluşturdular.
17. yüzyıl cinsellik perspektifinde cadılık, cinselliğin
dizginlerinden kopması olarak görülüyordu. Hatta
ta 1486 da Malleus Maleficarum "Cadı Çekici"adlı
kitabında cadılar hakkında şunları söylemektedir;
"bütün cadılık etle bağlantılı olan zevkten kaynaklanıyor,
bu zevk kadınların bir türlü doyamadıkları şeydir.
Bundan dolayı bütün zevklerini tatmin etmek için
şeytanla bağlantı kurarlar". Fakat bu sözlerden
iki yüzyıl sonra bile hala cadılar, kadınların cinsel
gücünü ifade ediyor ve toplum icin bir tehlike oluşturuyorlardı.
17. yüzyılda cadılık en yüksek noktasına varmıştı
dolayısıyla dişi cinsellikte en yüksek noktasına
varmış oluyordu. Dönemin dramalarında da(The White
Devil-Beyaz Seytan- Antonius ve Cleopatra) cinsiyet
ve cinsellikle yakından ilgilenildiği görülür. İngiltere
de cadılığın sosyal gelişmelere önemli derecede
damgasını vurduğunu söyleyebiliriz.
Tiyatrolarda cadılık eleştirisi yapılırken bütün
kadınlara karşı olan korku dile getiriliyordu. Aslında
bütün kadınlar potansiyel cadı olarak görülüyordu.
Bilim ve bilim adamlarının cadılardan (kadınlardan)
ve onların fikirlerinden korkması o dönemde tesadüfi
bir olay değildi. Yeni oluşmakta olan "erkek bilime"
kadın fikrinin girmesinden son derece korkuyorlardı.
Cünkü zaman erkek bilimi doğurma zamanıydı. Bundan
dolayı simyacıların görüşlerini "erkek bilimciler"
tam reddetmeseler bile onu "temiz olmayan" görüşler
olarak açıklayıp, "tertemiz" (kadınsız) bir bilim
yaratmak istedikleri için reddediyorlardı.
Erkek bilimin 17. yüzyıldaki en büyük başarılarından
biri, gelişmekte olan kapıtalizme erkek ve kadın
arasındaki işbölümünü entegre edebilmiş olmasıdır
O döneme kadar erkek ve kadın tanımlamaları hiç
bu kadar açık bir biçimde kutuplaşmamıştır. "Rasyonalite,
nesnellik ve istek konusundaki algılamalar bilimin
oluşmasını ve doğa üzerindeki tahakkümü teşvik etmiştir
ve bu aynı zamanda erkek tanımının kurumsallaşmasını
da teşvik etmiştir." (E.Fox-Keller) Kapıtalizmin
ihtiyaç duyduğu üretim ve yeniden üretim alanları
"bilimsel" bir dille ifade edilmiş oluyordu. Kadını
"yeteneği ve yapısı gereği" eve, erkeği de "aklı
ve gücü" gereği iş ve bilim alanına ayırıyordu.
Yeni toplumda (kapıtalizmde) "yeni kadının" görevleri
ve yeri belirlenmiş oluyordu böylece. Bu çağ bir
çok yazar tarafından kritik bir geçiş dönemeci olarak
değerlendirilmektedir.
Erkek bilimin 17. yüzyıldaki en büyük başarılarından
biri, gelişmekte olan kapıtalizme erkek ve kadın
arasındaki işbölümünü entegre edebilmiş olmasıdır
O döneme kadar erkek ve kadın tanımlamaları hiç
bu kadar açık bir biçimde kutuplaşmamıştır. "Rasyonalite,
nesnellik ve istek konusundaki algılamalar bilimin
oluşmasını ve doğa üzerindeki tahakkümü teşvik etmiştir
ve bu aynı zamanda erkek tanımının kurumsallaşmasını
da teşvik etmiştir." (E.Fox-Keller) Kapıtalizmin
ihtiyaç duyduğu üretim ve yeniden üretim alanları
"bilimsel" bir dille ifade edilmiş oluyordu. Kadını
"yeteneği ve yapısı gereği" eve, erkeği de "aklı
ve gücü" gereği iş ve bilim alanına ayırıyordu.
Yeni toplumda (kapıtalizmde) "yeni kadının" görevleri
ve yeri belirlenmiş oluyordu böylece. Bu çağ bir
çok yazar tarafından kritik bir geçiş dönemeci olarak
değerlendirilmektedir.
Özellikle doğa bilimlerinde bilim kadınları, bilimin
ve bilim tarihinin olduğu ve gösterildiği gibi olmadığını
kanıtlamaya çalışıyorlar. Fakat onların edindikleri
tecrübeler ve elde ettiği sonuçlar bilim adamları
ve bilim kurumu tarafından görmezlikten geliniyor.
Bu kadınlardan biri de Evelyn Fox-Keller. Fox kadınların
bilimsel araştırmalarda tarafsız veya cinsiyetsiz
olması için feminist olmaları gerekmediğini McClintock`u
örnek göstererek vurgular. Hücre genetikçisi olan
Barbara McClintock "organizmalar için bir his yaratmıştı";
o doğa üzerinde hükmederek değil doğayı dinleyerek,
izleyerek ve ona saygı duyarak hareket ediyordu.
McClintock büyük başarıların ve buluşların sahibidir
(1940'larda ki buluşu sözgelimi; sadece genler organizmanın
gelişmesini yönlendirmiyorlar, fakat aynı zamanda
kendileri de yönlendiriliyorlar, gelişme süreci
içerisinde onları çevreleyen hücreden ve bütün organizmadan
etkileniyorlardı. Yani genetik "program" kesinkes
değiştirilemeyecek bir biçimde genlerde yazılı değildi;
o organizmanın şartlarına ve çevresine bağlı oluyordu)
Bu ve buna benzer tezler bilim adamları tarafından
benimsenmiyordu. Tezin yanlışlığından veya doğruluğundan
kaynaklanan bir tepki değildi bu tepki, McClintock'un
kadın olmasından kaynaklanıyordu. 1940'larda reddedilen
bu tezler 1983'de kabul edildiler ve McClintock
tıp ve fizyoloji dallarındaki başarılarından dolayı
ödül aldı. Tabii ki 40 yıl sonra verilen bu ödül
bilim adamlarının yanıldıklarını kavradıklarından
kaynaklanmıyor; bu ödül aslında kadın hareketinin
bilime kendi başarılarını kabul ettirmesinin bir
sonucudur. McClintock kendisi feminist değildi ve
sosyal cinsiyetin (gender) bilimde her hangi bir
rol oynamadığını düşünüyordu, fakat onun başarısının
gizli tutulması bugun bile bilimdeki cinsiyetin
sosyal konumunu ortaya koymaktadır.
Bilime ve bilim tarihine feminist bir bakış açısıyla
yaklaştığımızda bilimin diğer cinsiyet üzerine kurulmuş
bir cinsiyet ideolojisi barındırdığını görebiliriz.
Feminizm şüphesiz "bize sadece bir özne yaratmadı
o aynı zamanda bu özneyi nasıl araştırabileceğimize
dair özel bir analiz metodu kazandırdı"
Bilim alanına feminist bir gözle baktığımızda karşımıza
kadın-erkek, objektif-subjektif, sevgi-iktidar ve
bilim-doğa terimleri çıkıyor. Erkek bilimciler ve
bilim tarihi doğa yerine bilimi, sevgi yerine iktidarı
ve objektif olma yerine subjektif olmayi yeğlemişlerdir.
Tüm bunlardan sonra ise artık sorun şudur:
Kadınlar bu alanda (bilim ve erkek) yer almaya
devam edecekler mi? Bu alanın dışında mı kalacaklar,
yoksa alternatif bir bilim mi yaratacaklar? Ya da
mevcut erkek biliminin içinde yeralıp parça parça
değiştirmeye mi uğraşacaklar?