Yunan kültürüyle onun izinde yürüyenlerin dışında
kalan kültürlerde, hiç olmazsa felsefeye benzer
bir şeyler yok muydu? Elbette vardı. Çünkü, hangi
kültür basamağında bulunursa bulunsun, her toplumun,
bir yandan birtakım dini tasarımları — mythosları,
efsaneleri — öbür yandan da birtakım bilgileri vardır.
Bu mythoslar, bilinçsiz olarak çalışan ve yaratan
kolektif hayalgücünden doğmadırlar; gelenekle kuşaktan
kuşağa geçerler, bunların köklerinin Tanrı’da olduğuna
inanılır, onun için bunlara oldukları gibi inanılır.
Sözü geçen bilgiler ise, tek tek kişilerin veya
kuşakların görgülerinden, pratik amaçlar bakımından
doğa üzerinde durup düşünmelerinden meydana gelmiştir.
Bu pratik bilgiler insana, varlığını ilgilendiren
belli birtakım doğa olaylarına az ya da çok egemen
olmak olanağını sağlarlar.
Şimdi sözü geçen mythoslarda: “Bu evren nereden
gelip nereye gidiyor?” “Bu dünyada insanın yeri
ve yazgısı nedir?” sorularına, bu en son sorulara
bir cevap vardır. Bu cevaplar da oldukları gibi
benimsenirler, bunlara hiçbir kuşku duymadan inanılır,
bunlar yalnız inanç konusudurlar.
Ancak, bir yerde ve bir zamanda öyle bir an gelir
ki, bu yanıtlar insanı artık kandıramaz olurlar.
İnsan, son sorular üzerinde artık kendisi de düşünmeye
başlar; din ile geleneğin verdiği yanıtlarla yetinmeyip
bilmek anlamak istediğine kendi aklı ile, kendi
görgüleriyle ulaşmaya çalışır. İşte o zaman, insanın
kendi bulduklarıyla dinin, geleneğin sunduğu tasarım
arasında bir çatışma başlar; o zaman insan dinin
açıklamaları karşısında eleştirici bir duruş alır;
bunlara gözü kapalı inanmaz olur, bunların doğrusunu,
eğrisini ayırmaya, eleştirmeye koyulur.
Pratik bilgiler bakımından da durum böyledir: Burada
da öyle bir an gelir ki, insan, aklını ve görgülerini,
yalnız varlığını ayakta tutmak için gerekli pratik-teknik
bilgiler edinmek yolunda kullanmakla yetinmez olur;
yalnız bilmek için de bilmek ister, böylece de praxis’in
üstünde tlıeoria’ya yükselir, dolayısıyla bilime
varır. İşte felsefe böyle bir anda, böyle bir durumda
doğmuştur.
İsa’dan önce 6. yüzyılda Yunan kültürü, gerçekten
de, böyle bir durumu yaşamıştır. Bu yüzyılda Yunanlılar
için kutsal gelenek çağı kapanmaya yüz tutmuştu:
Din ve geleneğin çizdiği dünya görüşü sarsılmış,
bunun yerini, tek kişinin kendi aklı, kendi görgüleriyle
kurmaya çalıştığı bilime dayanmak isteyen bir tasarım
almaya başlamıştı.
İşte felsefenin adını da, kendisini de 6. yüzyılın
Yunan kültüründeki bu gelişmeye borçluyuzdur.
Bugün bizim de kullandığımız felsefe deyimi, Yunanca
philosophia sözcü-günden gelir. Felsefe, philosophia’nın
Arapçada aldığı biçimdir. Türkçeye de Arapça üzerinden
bu biçimde girmiş. Philosophia bileşik bir sözcüktür,
iki sözcükten kurulmuştur: philia ile sophia’dan.
İlki sevgi, ikincisi bilgelik, geniş anlamıyla bilgi
demektir. Buna göre philosophia: bilgiyi, bilgeliği
sevme demekti.
Platon’un öğrencilerinden Herakleites Pontikos’un
söylediğine göre, philo-sophia deyimini ilkin Pythagoras
kullanmış. Pythagoras kendine philosophos (filozof)
dermiş. Çünkü, ona göre sophia, bilgelik, eksiksiz
doğru yalnız tanrı-lara yakışır; insana ise ancak
philosophia, yani bilgeliği sevmek, dolayısıyla
ona ulaşmaya çalışmak yaraşır.
Herakleides Pontikos’un bu bildirdiğinin doğru
olduğuna inanmak pek güç. Burada sophia ile philosophia
birbirinin karşısına öyle bir biçimde konu yor ki,
bu karşılaştırma — ilerde göreceğimiz gibi — Sokrates
ile Platon’un Sofistlerle savaşmalarını pek andırıyor.
Gerçekten de, Sokrates ile Platon, kendi bilgisizliklerini
bilmelerini, yani neyi bilmediklerini bilmelerini
gerçek bilginin kaynağı sayıyorlar, bunun karşısına
da Sofistlerin şişirme, temelsiz bilgilerını koyuyorlardı.
Herakleides Pontikos, philosophia deyimini 11km
Pythagoras’ın, hem de bu anlamda kullandığını ileri
sürerken, öğretmeni Platon’da gördüğü bu karşılaştırmanın
çok etkisinde kalmışa benziyor.
Ama, Herakleides Pontikos’un söyledikleri tarih
bakımından doğru olmasa bile, philosophia deyiminin
o sıralarda kazandığı anlamı çok güzel dile getiriyor:
Buna göre, philosophia durup dinlenmeden bilgiyi,
doğruyu arama işidir. Düşünme ile olsun, deney ile
olsun, burada varılmak istenen şey: doğrudur, hakikattir.
Felsefe, doğru’ya varmak ister, bunun için uğraşır;
eldekilerini bu amacı bakımından boyuna ayıklar,
eleştiren bir süzgeçten geçirir. Kısaca: philosophia
bilgi bir sevmedir, ona varmak özleyişiyle yoluna
bir düşmedir, onu elde etmek için bir çabadır.
Bunun karşısında: bu bilgeliğin, sözde eksiksiz
olarak, elde bulunduğuna inanma var. Bu da, akıl
ve gözlemden çıkarılmamış olan, olduğu gibi benimsenen
bir inanç ancak.
Felsefenin adını olduğu gibi, kendisini de, 11km
eski Yunan’da buluyoruz. Isa’dan önce 6. yüzyılda,
o zaman İonia adı verilen bölgede (Aşağı yukarı
bugünkü Izmir ve Aydın illeri ile karşılarındaki
adalar) birtakım düşünürlerle karşılaşıyoruz ki,
bunlar yapıtlarına peri plıyseos (Doğa üzerine)
karakteristik adını veriyorlar. Bu yapıtlar, doğanın,
evrenin bilimsel bir tablosunu çizmek için yapılmış
olan ilk denemelerdir, dolayısıyla da, dini bir
dünya tasarımından ayrılan ilk felsefe yazılarıdır.
İşte İonia’da bulduğumuz bu gelişme ile Yunan felsefesi
başlamış oluyordu. Nitekim, göreceğiz, bu gelişme
bizi sonra dosdoğru Platon ile Aristoteles’e, Yunan
felsefesinin bu iki doruğuna ulaştıracaktır.
İonia’da karşılaştığımız bu gelişmeden önce, hiçbir
yerde bu çeşit düşünceler, bu çeşit yazılar bulamıyoruz.
Hint kültürünün çok derin düşünceleri saklayan ünlü
Upanişad’ları bile sıkı sıkıya dine bağlıdırlar.
Bunlarda da doğa üzerine birtakım görüşler var.
Ama bunlar, İonia düşünürlerinin yazılarında olduğu
gibi, doğanın önyargılardan uzak, özgür kalarak
bir araştırılması olmayıp, din açısına bağlı kalarak
yapılmış yorumlardır.
Yunan felsefesini Doğu’dan gelen etkilerden türetmek
denemeleri yapılmıştır. Bu denemelerin daha İlkçağ
sonlarında yapıldığını görüyoruz: Yahudiler, Yeni
pythagorasçılar, Yeniplatoncular ile Hıristiyanlar
Yunan felsefesinin kökünün Doğu’da olduğu savını
yaymışlardır: Örneğin, 1.8. 2. yüzyılda yaşamış
olan Numenios adında bir Yeni pythagorasçı “Platon,
Attika diliyle konuşan Musa’dan başka bir şey değildir”
demiştir. Ayrıca Elealılarda Hint, Pythagorasçılarda
Çin, Herakleitos’da Pers, Empedokles’de Mısır, Anaxagros’da
Yahudi dininin etkileri olduğu ileri sürülmüştür.
Günümüze kadar sürüp gelmiş olan bu denemeler, bazı
bakımlardan haklıdırlar, ama pek çok zorlamalara
da kaçmaktadırlar. Çünkü varlıkların özü, yapısı
üzerine Özgür bir düşünce olan Yunan felsefesi,
Doğu dinlerinden alınma çeşitli tasarımlarla açıklanamaz.
Bunu bilgi konusunda açık olarak görebiliriz: İlk
Yunan düşünürleri, birtakım bilgilerini elbette
Doğu’dan almışlardır; bu arada, özellikle geometri
bilgilerini Mısırlılardan, astronomi bilgilerini
de Babillilerden edinmişlerdir. Ama, Yunanlıların
Doğu’dan aldıkları bu bilgileri, bu bilme gereçlerini
işleyiş ve değerlendirişlerinde, Yunan düşüncesinin,
başka hiçbir yerde bulamadığımız başarısını çok
açık olarak görebiliriz. Mısır geometrisi pratik-teknik
gereksemelerden doğmuştu: Ülke için hayati önemi
olan Nil’in yıllık taşmalarını düzenlemek, bunun
için kanallar açmak zorunluluğu, bu gereksinme,
Mısır geometrisini ortaya koyup geliştirmişti. Böylece
doğan bu geometri, pratiğe bağlı olmaktan hiçbir
zaman da kurtulamamıştır. Mısırlılar, buldukları
geometri teoremlerine empirik bir yolla varmışlardı;
onun içindir ki, örneğin yüzeyleri ölçmede kullanılan
formüller, bugünkü geometride olduğu gibi, birtakım
axiom ve tanımlara dayanan bir Sistem meydana getirmiyordu;
bunlar tek başlarına, dağınık bir halde idiler,
aralarında bir bağlantı yoktu. İşte Yunanlıların
bu alanda ulaştıkları büyük başarı: Mısırlıların
parça parça bilgilerinden bir sistem geliştirmek,
yalnız teknik nitelikte olan bilgilerinden teorik
bir bilim yaratmak olmuştur. Thales, Pythagoras,
Eukleides, böyle bir geometriye yol açanların başında
yer alırlar. 0 sıralarda Doğu’da çok ilerlemiş olan
başka bir bilgi kolunda, astronomide de durum böyle:
Babillilerin ünlü astronomisi, yıldızlara tapan
Babillilerin dinine dayanıyordu, bu dinin ve pratiğin
hizmetinde idi. Yıldızlar üzerinde yapılan inceden
inceye gözlemler, güneş ve ay tutulmalarının hesaplanması,
hep dini-pratik amaçlar içindi. Burada da Yunanlılar,
Babillilerin zengin gözlem gereçlerinden yararlanmışlar,
ama sonunda, bu pratiğin emrindeki dağınık gereçlerden
Anaximandros’tan Ptolemaios’ a kadar ki çalışmalarıyla
gökyüzünün bilimsel bir görünüşünü çizen bir teori
kurmuşlardır.
Bütün bunlardan görüyoruz ki: Yunanlılar, doğruya
ve bilgiye, doğrunun ve bilginin kendisi için yönelmiş
olan bir bilimin, bir felsefenin ilk yaratıcılarıdır..
öyle bir şeyi de bilgiye, bilginin kendisi için
ulaşmak istemeyi Eski Doğu’nun hiçbir yerinde bulamıyoruz.
Eski Doğu kültürü, bilgi ile ya dini bakımdan ya
da teknik bakımdan ilgilenir. Mısır ve Babil örneklerinde
gör-düğümüz gibi. Yunan felsefesinin köklerini Doğu’da
bulmak için uğraşmalar, bir yandan Doğu’nun efsanelik
bir bilgeliği olduğu inancına dayanır; öbür yandan
da İlkçağ sonlarında Doğu ve Yunan bilgeliklerini
geniş bir dini felsefi sinkretizm içinde karıştırıp
eritmek eğiliminden ileri gelmiştir denilebilir.
İlkçağda filozof tipini de yalnız Yunanistan’da
bulabiliyoruz. Bir yandan ha-yatının en yüksek ereğini
bilgide bulan, bilmek için yaşayan; öbür yandan,
edindiği bilgileri yaşamasına temel yapmak isteyen
filozof denilen bu insan tipi ancak Yunanistan’da
var. Bir Thales, bir Protagoras, bir Empedokles,
böyle bir insan için tipik örneklerdir. Eski Doğu
kültürlerinin hepsinde bulduğu-muz bir kurum, Tanrı
ile kul arasında aracılık eden, dolayısıyla gizli,
esrarlı birtakım güçlere sahip olduğuna inanılan
kapalı rahipler kastı, Yunanistan’da hiçbir zaman
olmamıştır. Burada din adamı yerine araştırıcıyı,
düşünürü buluyoruz. Bu düşünür tipi de, büyük bir
saygının konusudur. Pythagoras ve başkalarında gördüğümüz
gibi, bu düşünürlerin adı, zaman zaman başka ulusların
peygamberleri, ermişleri gibi bir efsaneye bürünür.
Bu düşünürler, hiç olmazsa başlangıçta, okul ile
akademi arasında bir şey olan bir çevrenin ağırlık
merkezidirler. Burada, öğretmek ve öğrenmek için,
birlikte bilimsel çalışmalar yapmak için birleşilmiştir;
bu çevreler, birer bilim derneği, birer bilim tarikatı
gibi bir şeydirler. Bu dönemin düşünürleri, siyaset
alanında da önder rolünü oynarlar. Başlangıçlarda
bulduğumuz bu filozof tipinden sonra, yavaş yavaş,
bir yandan: hayattan çok kendi düşünce dünyasına
çevrilmiş olan bir bilgin, bir araştırıcı, bir derleyici
tipi — Anaxagoras, Demokritos, en sonra da Aristoteles’de
gördüğümüz gibi — öbür yandan da: daha çok hayata
yönelmiş bir pratik filozof, bir yaşama sanatçısı,
bir eğitici tipi gelişmiştir:
Sokrates, bu tipin, bütün İllkçağ için en büyük
örneği olacaktır. Yunan felsefesinin ancak son döneminde,
Batı’nın bilimi ile Doğu’nun dini kültlerinin karşılaştıkları
bu dönemde, daha çok din coşkusu ile dolu, kurtuluşu
öğütleyen tipi görüyoruz.
Bu söylenenleri göz önünde tutarsak, yani bugünkü
anlamında bilim ve felsefenin beşiğinin eski Yunanistan
olduğunu düşünürsek, Yunan felsefesinin büyük önemi
kendiliğinden belli olur. Yunan düşüncesi, bilim
ve felsefeyi yaratan özelliği ile, sıradan bir tarihi
araştırmanın konusu değildir. Avrupa kültürünün,
bütün Batı kültür çevresinin kurucu düşüncelerinin,
bugüne kadar süregelen başlıca ilkelerinin kaynağı
burası olduğu için, üzerinde çok önemle durulmaya
değer.
Yalnız pratiğe yarayan bilgileri toplamada, yalnız
din gereksemesini besle-yen hayal gücüyle yüklü
tasarımlarla yetinmeyen Yunanlılar, temellendirilmiş,
bir birlik içinde derlenip toplanmış bilgilere varmaya
çalışmışlardır. Onun için Yunan felsefesinin tarihi,
ilk planda Batı biliminin doğuşunu görmek, öğrenmek
demektir. Ama Yunan felsefesi tarihinden, bir de,
tek tek bilimlerin meydana gelişlerinin tarihini
öğrenebiliyoruz. Çünkü düşüncenin mitolojiden ve
günlük yaşayıştan çözülmesiyle başlayan bilimin,
kendi içinde de yavaş yavaş ayrılmalar başlamıştır.
Bilgi gereçlerinin birikmesi ve organik olarak bölümlenmesi
yüzünden, başlangıçta yalın ve kapalı bir birlik
olan bilimden, giderek, tek tek bilimler ayrılıp,
az veya çok, kendi başlarına gelişmeye koyulmuşlardır.
Yalnız pratiğe yarayan bilgileri toplamada, yalnız
din gereksemesini besle-yen hayal gücüyle yüklü
tasarımlarla yetinmeyen Yunanlılar, temellendirilmiş,
bir birlik içinde derlenip toplanmış bilgilere varmaya
çalışmışlardır. Onun için Yunan felsefesinin tarihi,
ilk planda Batı biliminin doğuşunu görmek, öğrenmek
demektir. Ama Yunan felsefesi tarihinden, bir de,
tek tek bilimlerin meydana gelişlerinin tarihini
öğrenebiliyoruz. Çünkü düşüncenin mitolojiden ve
günlük yaşayıştan çözülmesiyle başlayan bilimin,
kendi içinde de yavaş yavaş ayrılmalar başlamıştır.
Bilgi gereçlerinin birikmesi ve organik olarak bölümlenmesi
yüzünden, başlangıçta yalın ve kapalı bir birlik
olan bilimden, giderek, tek tek bilimler ayrılıp,
az veya çok, kendi başlarına gelişmeye koyulmuşlardır.
Yukarıda, Antik felsefe ile Yunan felsefesi deyimlerini,
yer yer, eşanlamda kullandık. İlkçağın Yunan ve
Roma tarihlerini içine alan dönemine Antik Çağ denildiğine
göre, Antik felsefenin de Yunan ve Roma felsefelerini
kapsaması gerekir. Ama Yunan felsefesi yanında başlı
başına olan bağımsız olan bir Roma felsefesinin
sözü olamaz. Çünkü, göreceğiz, Romalılar felsefeye
yeni, özgün denebilecek pek bir şey katamamışlardır;
düşünceleri, hemen hemen Yunanlıların çizdiği yolda
yürümüştür. Öbür yandan, İskender’in seferleriyle,
Yunan kültürü Akdeniz’in doğusuna, ta Asya’nın içerlerine
kadar yayılmıştı. Hellenizm (Doğu Akdeniz çevresinin
hellenleşmesi, kültürce Yunanlılaşması) denilen
bu süreçte, tabii, Yunan felsefesi de Doğu’ya ulaşmış
ve böylece Doğu Akdeniz’de, en önemlisi İskenderiye
olan yeni bilim merkezlerinin kurulmasına yol açmıştı.
Bu dönemin başlıca düşünürleri, Grekçe yazan Doğululardı.
Burada da temel Yunan felsefesidir; ancak, içine,
kökleri Doğu’da olan birçok düşüncenin karıştığı
bir Yunan felsefesi.
Yunanlıların siyasi tarihinde üç dönem vardır.
Bunlara paralel olarak Yunan kültür tarihinde de
üç dönem ayırabiliriz: Siyasi hayatlarının ilk döneminde
Yunanlılar, ayrı boylar, bağımsız şehirler halinde,
aralarında sıkı politik bir bağlılık olmadan yaşamışlardır.
Bu ilk dönemde, düşünce hayatı da felsefe de, birbirinden
oldukça bağımsız olan ayrı ayrı merkezlerde gelişmiştir.
Buralarda aynı zamanda siyasi bir rol de oynayan
düşünürler sivrilip bir felsefe geleneğinin ilk
temellerini kurmuşlardır. Bu dönemin sonlarına doğru
gezici birtakım öğretmenlerin ortaya çıktıklarını,
felsefe bilgilerini şehirden şehire taşıdıklarını
görüyoruz. Pers savaşlarının kazanılması Yunanistan’ın
siyasi hayatında ikinci dönemi açmıştır. Bu dönemde
Yunanlılar aralarında az-çok siyasi bir birliğe
ulaştıkları gibi kültür bakımından da bir birliğe
varmışlardır. Atina’nın bulun-duğu Attika bölgesinin
Yunan kültür hayatında önder duruma geçmesi bu dönemde
olmuştur. Bu arada Atina’da meydana gelen iki büyük
felsefe sistemi Platon felsefesiyle Aristoteles
felsefesi, kendilerinden sonraki zamana, ta günümüze
değin, yön verici bir etkide bulunmuşlardır; öyle
ki, bu etki olmaksızın Batı düşüncesini tasavvur
etmeye imkan yoktur. Aristoteles, İskender’in öğret-meni
idi. İskender’in seferleriyle de Yunan siyasi hayatının
üçüncü dönemi başlamış (Hellenistik dönem), bu arada
Yunan düşünce hayatı yeni merkezler kazanmış, bunların
karşısında Atina, yavaş yavaş önemini yitirmiştir.
Dışarıdan bakıldığında, Yunan felsefesi böyle bir
gelişme geçirmiştir. Bu felsefenin ele alıp işlediği
konular bakımından gelişmesini görmek istersek,
şunu buluruz: 1. İlk döneminde Yunan felsefesi hemen
hemen bütünüyle dış doğaya, cisimlerin dünyasına
yönelmiş olan bir doğa felsefesidir. 2. Bundan sonra
insana karşı uyanan ilgi klasik dönemin geniş sistemlerine
yol açmıştır. Bu sistemlerde Tanrı, insan ve doğa,
bir düşünce bağlantısı içinde kavranmak istenmiştir.
3. Aristoteles’in kendi felsefesiyle okulunda gelişen
ve biriken çok zengin bilgi kadrosu, tek tek bilimlerin
bağımsızlığına her bilgi kolu üzerinde ayrıca çalışmalara
yol açmıştır. Bundan sonra, her şeyi, bütün konuları
içine almak isteyen bir sistem yerine: aralarında
gittikçe ayrımlaşan bilimlerin bir karmaşası geçmiştir.
Felsefe kendini bu bağlantıdan ayırmış, onun payına
dünya ve hayat görüşleriyle ilgili genel sorunlarla
uğraşmak düşmüştür. Aristoteles’ten sonraki felsefe,
her şeyden önce, doğru yaşayışı gösterecek, gönülleri
doyuran bir dünya görüşüne ulaştıracak yolu arayan
bir öğretidir. Bu özelliği ile de, az veya çok pratik
bir felsefe, aydınlar için de dinin yerine geçen
bir felsefe olmuştur. Bu gelişme, Antik felsefenin
son dönemine bir geçittir. 4. Bu son döneminde Antik
felsefeye gittikçe daha çok dini öğeler karışmıştır.
Bunların arasında Doğu’dan gelenleri de vardır:
Bu arada Hint ve Mısır dinlerinin birtakım görüşleri,
bazı Antik düşünürlere özlenilen örnekler gibi görünmüştür.
En sonunda, yığınların din gereksemesini daha iyi
karşılayan Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla bu
dönem de kapanmış, böylece Antik felsefe de sona
ermiştir.
Antik felsefeyi öğrendiğimiz başlıca kaynaklara
da bir göz atalım:
a. İlk Yunan fllozoflarının yapıtları ancak fragmentler
(parçalar) halinde kalmıştır. Bunları da, sonraları
yaşamış olan yazarların yapıtlarında alıntılar (citationlar)
olarak buluyoruz.
b.Platon ile Aristoteles’in en önemli yapıtları
elimizde bulunmaktadır.
c. Eski Stoacılar, Epikurosçular ile Septiklerden
de yine ancak birtakım fragmentler kalmıştır.
ç. Daha sonraki dönemden elimizde bulunanlar şunlardır:
Roma Stoa’sından Seneca, Epiktetos, Marcus Aurelius
ile Cicero’nun; Septiklerden Sextos Empirikos ile
İskenderiyeli Philon’un yapıtları; Yeni pythagorasçı
literatürden kalıntılar; Plotinos’un Ennead’ları;
Yeniplatoncuların bazı yapıtları — özellikle Proklos’un
— Yeni platoncuların ve başkalarının Platon ile
Aristoteles’in yapıt-ları üzerindeki yorumları (kommentarlar).
Bu orijinal yapıtlar yanında İlkçağ’da bir de felsefe
tarihleri var. Bu konuda ilk denemeyi Aristoteles’in
yaptığını görüyoruz: Aristoteles, kendisinden önceki
fılozofların görüşlerinden, sırası geldikçe, uzun
uzun söz açar. Metafizik’inin başında, kendisinden
önceki felsefenin tarihine toplu bir bakış var ki,
Sobates’ten önceki filozofları bilmek bakımından
büyük bir önem taşır. Aristoteles’in öğrencilerinden
Theophratos da, eski filozofların görüşlerini anlatan
bir felsefe tarihi yazmış yalnız bunun, yazık ki,
ancak küçük bir kısmı günümüze kadar ulaşmıştır.
Theophrastos, doxograflar literatürü denilen türü
başlatmış-tır. Doxograflar, fllozofların problemler
bakımından görüşlerini anlatırlar.
Doxografların yanında, bir de, felsefenin tarihini,
fılozofların yaşamları bakımından anlatan biografların
yapıtları var. Bunlardan kalanlardan en önemlisi,
en ünlüsü, İ.Ö. 220 sıralarında yaşamış olan Diogenes
Laertios’un kitabıdır. Bu yapıt, bir çeşit derlemedir,
çeşitli kaynaklardan derlenmiş, kaynakların eskiliği
değişmektedir.
Felsefe, varolanlar üzerinde bilinçli, planlı bir
düşünmeden doğmuştur. Öteden beri cevapları yalnız
dinden, mythostan edinilen birtakım sorunlar, bir
zaman gelip de eleştiren bir düşünmenin ve gözlemenin
konusu yapılınca, felsefe tarihi de başlamıştır.
Bu soruların başında da: Varolanların kökeni, dolayısıyla
evrenin (kosmos’un) meydana gelişiyle insanın bu
dünyadaki yeri ve ödevinin ne olduğu soruları gelir.
Bilimsel-felsefi görüşün dini görüşten ayrılıp
doğması, tabii, birdenbire, hiç geçitsiz olmamıştır.
Nitekim bir yandan Yunan doğa filozoflarının ilk
düşünme denemelerine birçok mitolojik öğenin karıştığını
görüyoruz; öbür yandan da, en eski filozofların
“doğa üzerine” adını taşıyan yapıtlarıyla mythoslar
ve Tanrı masalları arasında bir ara basamağı buluyoruz:
Bu ara basamak da eski ozanların theogonia’ları
(Tanrıların doğuşu) ile kosmogonia’larıdır (Evrenin
doğuşu). Bunlarda tanrıların, yarı tanrıların, insanların
meydana gelişi üzerine birçok şeyler anlatır. Aristoteles,
Metafizik’inin birinci kitabında, ilk felsefe tarihi
denemelerinden biri olan bu taslakta, bu “En eskilerin”,
yani eski ozanların, bu konular üzerinde eski filozoflardan
daha önce düşünmüş olduklarını, yalnız, bilimsel
olarak değil de, dine bağlı kalarak düşündüklerini
söyler.
“En eskiler”in tipik örneği olarak Hesiodos’u alabiliriz.
Hesiodos’un Theogonia adlı yapıtının başında Khaos
kavramı yer alır. Bu da, felsefi düşüncenin uyanmaya
başladığını gösteren ilk belirtidir. Hesiodos’a
göre, başlangıçta Khaos vardı. Khaos, türevi bakımından,
“esneyen boşluk” demektir. Bu da bize, hiçliği,
boş uzayı, zamanı, sonra kendisinden bütün varolanların
oluşacağı o düzensiz, karmakarışık yığını düşündürüyor.
Bu, varolanlardan önce gelmiş olan ve varolanların
kendisinden doğmuş oldukları hiçliği, kavram olarak
belirlemek için yapılmış olan ilk denemedir. Bu
denemede, salt düşünce ile bir şey saptanmak isteniyor;
burada mythostan bir ayrılma, işin içine tanrıları
vb. karıştırmama eğilimi var; Hesiodos, burada inançlarını
bir yana bırakmak, gelenek-görenekten edindiklerine
dayanmamak istiyor. Hesiodos, Khaos’un yanına iki
güç, iki ilke daha koyuyor:
1. Gaia: Geniş göğüslü yer, doğurucu ilke,
2. Eros: Doğurtucu erkek ilke.
Bu iki güç de, kişiliği olan, insanımsı birer varlık
ile kişi olmayan, salt kavram arasında bulunan şeylerdir.
İşte, bu üçünden — Khaos, Gala ve Eros’tan — sonra
tanrılar ve nesnelerin çokluğu meydana gelmiştir:
Khaos, kendisinden Erebos — karanlığı, geceyi —
ile Aitheros’u — aydınlığı, gündüzü — ortaya çıkarmıştır;
Gaia da bağrından göğü, denizleri ve dağları yaratmıştır;
gök ile yer de, tanrılar soyunu meydana getiren
çifttir.
Sözü geçen dönemde “Kosmos (evren), nereden gelip
nasıl oluşmuştur?” sorusu yanında, üzerinde durulup
düşünülen ikinci ana soru “İnsanın bu dünyadaki
yeri ve ödevi nedir? Doğru olan yaşayış hangisidir?”
sorusudur. Başka bir deyişle: Kosmogonia üzerindeki
düşünceler yanında, bir de etik üzerinde düşünüldüğünü
görüyoruz. Bu düşüncelere de, ilkin, Yedi Bilge’nin
özdeyişlerinde, öğütlerinde rastlıyoruz. Yedi Bilge’nin
kalan sözlerinden bir iki örnek: Atmak Solon: “İşin
sonunu düşün”; Korinthoslu Periandros: “Öfkeni yen”;
Lesboslu Pittakos: “Hiçbir şeyde aşırı olma”. Bunlar,
görülüyor ki, doğru, akıllıca yaşamak için birtakım
öğütler. Öbür yandan Yedi Bilge’nin düşüncelerinde
tanrılar da ahlaki güçler ve hak ile kanunun koruyucuları
olarak belirtilir. Ama bu arada eski mythoslar da
yinelenir: Tanrılar pek çok insana benzetilir. Yedi
Bilge de, Kosmogonia ozanları gibi, bir geçit döneminin
tipleridir. Onlarda olduğu gibi bunlarda da, mitolojik
fantezi ile bilimsel-bilinçli düşünce yanyana bulunup
birbirine karışırlar.
Theogonia-kosmogonia ozanlarının anlattıkları ile
Yedi Bilge’nin özdeyişleri felsefi düşünceye bir
hazırlıktır. Ama bundan sonra bilimsel düşünce boyuna
dini-mitolojik öğelerden sıyrılacak, gittikçe kendi
arınmış biçimine yaklaşacaktır.
Bugünkü anlamıyla felsefe,
nerede ve nasıl başladı?
Felsefeye ve düşünce tarihine ilişkin bugünkü bilgilerimiz,
felsefenin eski Yunanistan’da başlamış olduğunu
söylememizi gerektiriyor. Gerçekten de, felsefenin
cevap vermeye çalıştığı çevrenin kaynağı ve temeli
nedir?>,
sorusu) verilen karşılıklar inanca dayanıyor; inanç,
üzerinde temelleniyordu. Başka bir deyişle, mitoslarda,
akla dayanan ‘özgür düşüncenin işleyişi görülmüyordu.
Üstelik mitoslarda, kavramlar değil imgeler (imailar)
ağır basıyordu. Yani sundukları açıklamaların temelinde,
kavramlar (genel ve soyut düşünceler) değil, somut
varlıklar ve bunların insan zihnindeki yansıları
(tasarımları) yer alıyordu. Demek ki mitoslar, insan
gibi tasarladıkları (insan suretinde ve kişi olarak
kavradıkları) bazı güçleri, yani çeşitli tanrıları
işin içine sokarak, evrenin ve insanoğlunun Orta’ya
çıkışını açıklamaya çalışıyorlardı. Evrenin kaynağında
(kökünde) diye sormuyorlardı;
diye soruyorlardı. Mitoslar, evreni ve tüm doğa
olaylarını, kişi olarak tasarlanan ve inanç konusu
akın güçlerle açıklama çabasından başka şey değildi.
Örneğin Türk mitolojisi, evrenin yaradılışını şöyle
açıklıyordu:
Daha gök ve yer yaratılmadan önce her şey sudan
ibaretti. Ne toprak, ne güneş, ne de ay vardı. Bütün
tanrıların en büyüğü; her varlığın başlangıcı ve
insanoğlunun atası Tanrı Kara-Han, önce kendisine
benzer bir mahluk yarattı ve ismine Kişi dedi. Kara
- Han ve Kişi, iki siyah kaz gibi rahatça, su üzerinde
uçuşuyorlardı. Fakat Kişi bu mesut sükunetten memnun
değildi. O, Kara-Handan daha yükseğe uymak istiyordu.
İşte felsefe, Türkistan’da, Çin’de, Hint’te, Mısır’da.
eski Yunanistan’da ve başka birçok yerde örneklerine
bol bol rastladığımız ‘imgeye dayanan bu mitosçu
düşüncenin eleştirilmesinden ve imgelerin ya da
tasarımların yerine, inanca değil, akla dayanan
felsefesel-bilimsel kavramların ve açıklamaların
kanmaya çalışılmasından doğmuştur. Demek ki felsefe,
dinlere kaynaklık etmiş olan ve özü bakımından dinden
farklı almayan mitosların aşılmasıyla; evrenin kaynağı
ve insan yaşamının anlamı gibi en genel sorunlara,
dinsel düşüncenin etkisinden sıyrılarak kavramlarla
ve akıl yürütmeyle cevap verme çabasıyla birlikte
ortaya çıkmıştır. Bu türden ilk cevaplara ise, yukarda
belirttiğimiz gibi eski Yunanistan’da rastlıyoruz.
Eski Yunan’dan önce felsefesel
ve bilimsel düşünce kesinlikle yok muydu?
Eski Çin. Hint ve Iran dinlerinde ve mitoslarında,
hem dağa hem de insan yaşamı konusunda derin felsefesel
düşünceler bulunduğu bir gerçektir. Hatta Çin ve
İran dinlerinde, varlıkları ve olayları karşıtlıklarla
ve birbiriyle çatışan gerçeklerle açıklama eğilimi
de görülüyor. Yani eski Doğu düşüncesinde, diyalektik
görüşe benzer ilkel bir düşünüşe rastlandığı bile
söylenebilir. Her ne olursa olsun, bura-da dikkatimizi
çeken nokta, felsefesel düşünceye oranla din düşünce-sinin
ağır basmasıdır. Başka bir deyişle, eski Doğu düşüncesinde
felsefe, dinden tamamen sıyrılarak bağımsızlığını
elde edememiş ve kendini yalnızca akla ve mantığa
dayanan özgür bir araştırma olarak ortaya koyamamıştır.
Oysa eski Yunan düşünürleri, bazı felsefesel düşünceleri
olduğu gibi bazı bilgileri de Doğudan ya da başka
yerden aldıkları halde, bambaşka bir biçimde işlemiş,
geliştirmiş ve düzenlemişlerdi. Örneğin eski Mısır’da
geometri, Nil Irmağının belli zamanlarda doğurduğu
taşkınları önlemek ve bu amaçla kanallar açmak zorunluğundan
doğmuştu. Yani, pratik bir amacı göz önünde tutuyordu.
Ve bu pratik amaçlardan hiçbir zaman sıyrılamamış,
bağımsız ve dedi toplu yani sistemli bir bilgi haline
gelememişti: bölük pörçük kalmıştı. Oysa Yunan düşünürleri
ve özellikle Eukleides, yalnızca teknik’ ve pratik
özellik taşıyan bu bilgileri, sistemli ve kuramsal
(teorik) bir bilim (geometri bilimi) durumuna getirmeyi
başardılar. Aynı şeyi, Babil’lilerin dinsel amaçları
gözetmekten doğan astronomileri için de söyleyebiliriz.
Bu bilgi dalı da, eski Yunan düşünürlerinin ve bilginlerinin
elinde, derli toplu, düzenli ve yalnızca pratik
amaçlara değil kuramsal amaçlara da yönelen, yani
bilmek için bilmek isteğine cevap veren bir bilim
durumuna geldi. Yunan düşünürleri. din ve mitoslarda.
dağınık ve birbiriyle ilintisiz durumda bulunan;
imgelerle ya da simgelerle (sembollerle) dile getirilmiş
alan felsefesel düşünceleri de, mantıksal ilintilerle
birbirine bağlanmış. amacını kendi içinde taşıyan
bağımsız ve kurumsal bir bilgi durumuna getirmeye
çalıştılar. Felsefeyi, yalnızca dine ya da pratik
amaçlara yararlı bir çaba olarak değil, doğruluğu
(hakikati) salt doğruluk olduğu için arayıp bulmaya
çalışan bir çaba alarak benimsediler. Bundan ötürü
“bilgi ve bilgelik sever” düşünür tipine, yani bilimsel
açıklamalar yapmaya çalışan özgür düşünceli filozofa
da. ilk olarak eski Yunanistan’da rastlıyoruz.