Bundan sonraki sorumuz su: felsefe tarihi nereden
baslamalidir? Bunun karsiligi, daha önce söylenenlerde
dolaysiz olarak kapsanmis bulunuyor. Felsefe tarihi,
içine batmis [gömülmüs, saplanmis] oldugu dogadan,
dogayla birliginden kurtuldugu [siyrildigi] zaman,
özgürlügü içindeki düsüncenin varolustugu [varolus
edindigi] yerde baslar; düsünce o zaman, kendini
kendisi için kurar; düsünce kendine döner [gider]
ve kendi yaninda [yuvasinda, yurdunda] (bei sich)
yerlesir [kalir, oturur].
Daha önce söylenenler uyarinca verilecek genel
karsilik sudur: felsefe, düsüncenin, her seyi kapsayan
genel olarak, varolan olarak kendisi için kavrandigi
[düsünüldügü] ya da varolanin (das Seiende) genel
biçim [form] içinde kavrandigi; düsüncenin düsüncesinin,
kendisini gerçek varlik olarak düsünen genelin ortaya
çiktigi ya da dünyanin, tümelligin biçimi içinde
[tümellik içinde] tasarimlandigi [düsünüldügü, kavrandigi]
yerde baslar.
Gerçek anlamiyla felsefenin baslangici, Mutlagin
artik tasarim [imge, görüntü] olarak var olmadigi,
ama özgür düsüncenin - ki yalnizca Mutlagi düsünür
-, Mutlagin Ide’sini kavradigi; yani, seylerin özü
olarak, her seyin mutlak bütünselligi ve içkin özü
olarak Varlik'i (ki düsüncenin kendisi olabilir)
kavradigi - ve bu bir dis varlik olsa da, düsünce
olarak kavradigi yere yerlestirilmelidir. Bundan
ötürü, Musevilerin tanri olarak düsündükleri - her
din düsünmedir - yalin ve duyumlanabilir olmayan
varlik, felsefenin bir nesnesi [ele aldigi, irdeledigi
konusu] degildir; örnegin su önermeler: seylerin
özü ya da ilkesi sudur, ya da atestir, ya da düsüncedir
[felsefenin nesnesidir].
Ortaya çikan ilk soru sudur: felsefe tarihine nereden
baslamamiz gerekir? Felsefe tarihi, düsüncenin katiksizligi
içinde ortaya çiktigi, genel oldugu; bu katisiksizligin,
bu tümelligin özsel, dogru [hakiki], Mutlak oldugu,
her seyin özü oldugu yerde baslar; nesnesi, katisiksiz,
genel düsünce olan bilim, mantiktir. Mantikta, öznel
düsünceden, bilinçli düsünme biçimi içindeki düsünceden
baska sey görmemek, yaygin bir aliskanliktir kuskusuz;
düsünmenin, ancak, özneyle iliskili olusu bakimindan
deger tasidigi sanilir. Felsefede, düsünce de nesne
olarak [inceleme konusu olarak] ele alinir kuskusuz;
ama düsünce, yalnizca özne1 bir sey olarak, bir
iç etkinlik olarak degil, tam tersine, nesnel ve
genel olmasi bakimindan ele alinir; böylece düsünce
ve tümellik, ayni seydir. Bir seyin nasil kurulmus
oldugunu [dogasini, yapisini], gerçekte nasil oldugunu
bilmek istersek, o seyi düsünürüz [o sey üzerinde
düsünürüz], bu konuda düsünceler üretiriz, onun
özünü, bir genel seyi görüp taniriz [kavrariz].
Düsünceyi üretmek, özü tanimaktir [kavramaktir].
Eregi öz olan [özü bulmak olan] bir genel-düsünsel
içbakistir bu. Felsefede, düsünceler kendileri,
öz yerine geçerler [öz yerini tutarlar]; mitos biçimine
bürünmüs, özün duyumlanabilir tasarimi biçimini
edinmis dogru [hakikat] bir yana atilir [elenir].
Nitekim din de, katisiksiz düsünce biçimi içindeki
dogruyu [hakikati] degil, tasarimdaki [tasarim olarak]
dogruyu kapsar. Öyleyse felsefe, seylerin özünün,
katisiksiz düsünce biçiminde bilince geldigi [ulastigi]
yerde baslar; Grek dünyasinda, iste bu durum söz
konusudur.
Tinin [Geist'in] bu ortaya çikisi, tarihsel bakimdan,
siyasal özgürlügün çiçeklenme dönemine baglanir;
ve siyasal özgürlük, devlette özgürlük, bireyin
kendini birey olarak duydugu [algiladigi]; öznenin,
kendini özne olarak genellik içinde duydugu ya da
dahasi, kisiligin [kisi-olmanin] bilincinin, kendinde
bir sonsuz deger bulundugu bilincinin ortaya çiktigi
yerde, - kendimi, yalnizca kendim için deger tasiyan
olarak koydugum [gördügüm] zaman baslar. Nesneyi,
mutlak nesneyi, geneli ve özseli özgürlük içinde
düsünmek de, ancak burada söz konusudur. Düsünmek,
genellestirmektir; öyleyse kendini düsünmek de,
kendini genel bir tarzda [biçimde] belirlemek, bir
genel sey olarak bilmek - kendimin, bir tümel, bir
sonsuz sey oldugunu bilmek - ya da dahasi, kendini,
kendine denk düsen bir özgür varlik olarak düsünmektir.
Siyasal özgürlük, pratik özgürlük ugrasi da buradadir
[özgürlüge de burada rastlanir]. Felsefesel düsünce
de, tümel nesnenin düsüncesi olmasi bakimindan hemen
ona baglanir [onunla ilinti kurar]; düsünce, genel
olarak belirler kendini, yani: a) geneli, nesnesi
haline getirir ya da nesne olani genellestirir.
Düsünce, duyusal [duyumlanabilir] bilinçte olduklari
durumlariyla doganin seylerinin tikel karakterini
genel olarak, bir düsünce olarak, bir nesnel düsünce
olarak belirler. Nesnel olan, ama bir düsünce olarak
nesnel olan iste budur. b) Ikinci belirlenim de,
bu genel ögeyi görüp-tanimamdir, düsüncenin bilmesidir,
bunun gerçeklesmesidir. Genele yönelik bu bilen,taniyan
sıkı iliski, bu şey benim için nesnel olarak var
oldugu ölçüde, ben kendimi, kendim için var kildigim,
sürdürdügüm ölçüde ortaya çikar. Ben onu düsünürüm
ve o, bu ölçüde benimdir; bu, benim düsüncem olmasina
ragmen, benim için yine de mutlak tümeldir; bunun
nesnel olarak ortada bulunmakligi dolayisiyla, kendimi
onda düsünmüsümdür, bu sonsuzun içindeyimdir ve
ayni zamanda bunun bilincindeyimdir. Böylece, bilgi'nin
bakis açisina oldugu gibi nesnelligin bakis açisina
da yerlestiririm kendimi, ve bu bakis açisini benimserim.
Siyasal özgürlügü, düsüncenin özgürlügünün ortaya
çikisina baglayan [onunla birlestiren] genel bag
iste buradadir.
Bu genel belirlenim (Bestimmung), felsefenin baslangicinin
soyut belirlenmisligidir (Bestimmtheit), ama bu
ikincisi ayni zamanda tarihseldir; ilkesi bu belirlenimi
içinde tasiyan [içeren] ve dolayisiyla ilkesi, özgürlük
bilincini kuran bir halkin somut biçimidir. Böyle
bir halk, somut varligini bu ilke üzerinde kurar.
Bir halkin anayasasinin, yasalarinin, tüm durumunun
temeli, tinin kendisini kavrayis tarzindadir, kendini
bilisini [bilmekligini] saglayan kategorilerindedir
ancak. Öyleyse, felsefenin ortaya çikisi, özgürlügün
bilincini gerekli kilar dedigimizde, bundan, felsefenin,
varolusunu bu ilke üzerinde temellendiren bir halkin
bu lunmakligini gerekli kildigi sonucu çikiyor;
ve bu açidan, düsüncenin, kendi yaninda [yuvasinda,
yurdunda] bulunmasi, yani düsüncenin dogal ortamdan
siyrilmis olmasi; maddenin, sezginin [duyumlarin]
ve istegin içine, yani doganin içine batmislik [gömülmüslük]
durumunda bulunmamasi zorunludur diyoruz. Demek
ki, bu dereceden [düzeyden] önceki biçim, yukarda
söylediklerimize göre, tin ile doganin birligidir.
Bu birlik, ilksel olmasi ve baslangiçta bulunmasi
dolayisiyla gerçek [hakiki] birlik degildir. Tin
ile doganin birligini bilincin en iyi durumu olarak
görenlerin tümü de yanilmaktadir. Bu düzey [derece],
en asagida yer alan, en az gerçek [hakiki] olan
düzeydir. Genellikle Dogu' nun durumudur bu. Ne
var ki, özgür, tinsel (geistig) kendibilincin ilk
biçimi ve dolayisiyla felsefenin baslangici [da],
Greklerde bulunmaktadir.
Simdi, genellikle ilksel biçim üzerine birkaç açiklama
yapacagiz.
Demek ki felsefe, tarih içinde, özgür kurumlarin
bulundugu yerde ortaya çikar. Önce, Dogu'ya deginecegiz.
Dogu dünyasinda, tam anlamiyla felsefe söz konusu
olamaz; çünkü, bu dünyanin ayirt edici özelligine
[karakterine] kisaca deginmek gerekirse, diyebiliriz
ki, tin Dogu'da ortaya çikar, ama Doğu'da durum
öyledir ki, özne, bireysellik, kisi [kisilik] degildir;
nesne içinde kaybolup gitmeye yargilidir. Dogu'da
egemen olasi, tözsel iliskidir.Töz, Dogu'da, ya
duyuüstü olarak, düsünce olarak ya da daha maddesel
bir tarzda tasarimlanir [kavranir]. Bireyin, tikelin
durumu, tözsele oranla [ona iliskisinde], yalnizca
olumsuz olmaktir [olumsuzluktur]. Bu tür bir bireyin
ulasabilecegi en yüksek nokta, bireyin, tözde kaybolup
gitmesinden, bilincin silinmesinden ve dolayisiyla
öznenin yok olmasindan ve töz ile özne arasindaki
farkin da ortadan kalkmasindan baska sey olmayan
öncesiz-sonrasiz mutluluktur. Demek ki, en yüksek
durum, bilinçsizlik [duyarsizlik] durumudur [burada].
Öyleyse, bireyler bu mutluluga ulasmadikça ve dünyasal
bir varolus içinde bulundukça, tözsel ile bireyseligin
bu birliginin disindadirlar; tinden yoksunluk durumu
olan durumdadirlar, belirlenimdedirler; tözden yoksundurlar;
ve siyasal özgürlük bakimindan da haklardan yoksundurlar.
Irade burada, hiç mi hiç tözsel degildir, ama doganin
keyfiligi ve olumsalligi ile belirlenmistir [sinirlanmistir]
(örnegin, kastlarla belirlenmistir); - bilinçten
içsel olarak yoksun (bewusstlos) bir durumdur [yoksunluk
durumudur] bu.
Dogu karakterinin temel kosulu da iste buradadir.
Olumlu yalnizca tözdür; bireysel ise tözsüz olandir,ilineksizdir;
siyasal özgürlük, hukuk, özgür ahlaklilik, katisiksiz
bilinç, düsünce yoktur burada; bütün bunlarin ortaya
çikmasi için öznenin, töz karsisinda kendini bilinç
olarak koymasi ve bilinç olarak taninip-kabullenilmesi
gerekir. Kendiiçin bilgi, Dogu karakterinde söz
konusu degildir. Öznenin, kendiiçin varolusu yoktur
ve özne, kendi bilincinde, kendisi için hiçbir deger
tasimaz. Dogulu özne, ulu, soylu, yüce olabilir
kuskusuz; ama önemli olan nokta, bireyin, hak diye
bir seye sahip olmamasidir ve kendisini su ya da
bu yapmasinin [haline getirmesini], doganin ya da
keyfiligin bir belirlenimi [belirlemesi] olmasidir.
Gönül yüceligi, ruh ulusugu ve en büyük yatkinliktir,
Doguluda, karakter keyfiliginden ve dolayisiyla
rastlantidan baska sey degildir. Belirlenimleri
nesnel ve somut olan; herkesin saygi duymasi gereken,
herkes için geçerli olan ve herkesin [bir birey,
bir insan olarak] taninip-kabullenilmesinin zeminini
olusturan hukuk ve ahlaklilik yoktur Dogu'da. Hiçbir
sey saptanmis ve belirlenmis olmadigi için Dogulu,
davranislarda bulunurken [eylerken] yetkin bir bagimsizliktan
yararlanir. Tözü ne kadar özgür ve belirlenmemisse,
o da, keyfilik ve bagimsizliktan o kadar çok yararlanir.
Bu özgür töz, genellikle herkes için geçerli olan
nesnellik karakterine [nesnellige], özgürlügünün
sahip oldugu ölçüde az sahiptir.. Bizim gözümüzde,
hukugu, toplumsal ahlaki, devleti olusturan seyler;
Dogu'da, tözsel, dogal, babaerkil bir biçimde, yani
öznel özgürlükten yoksun olarak vardir. Vicdan dedigimiz
sey, [yani] ahlaklilik da yoktur [orada]. Bu durum,
kötünün-kötüsünün tin yani sira, en yüksek soylulugu
da içinde barindiran [kabullenen] donmus [taslasmis]
bir dogal düzendir. En yüksek yere geçip oturmustur
[orada].
Ilkin tin ile doganin birligi görülüyor, demistik.
Bu, daha kesin anlamiyla ne demektir? Tin, kendibilincidir
ve böyle olmasi dolayisiyla nesnelerin, ereklerin,
vs., bilincidir; yani, tasarimlayan, isteyen ve
dileyen bilinçtir. [Oysa bu ilk] derecede [düzeyde]
bulundugu sürece, isteminin icerigi kadar tasariminin
alani [sphére'i] da sonludur bilincin; öyleyse [bilincin]
kendi de sonludur. Doga içine batmis durumdaki tin,
zekanin ve iradenin sonlulugunu dolayimsiz olarak
kendinde tasir. Dogunun belirlenimi de buradadir
iste; bu birligi en yetkin durum olarak görmemek
için bilmek gerekir bunu; bu durum, en yüksek [en
katmerli] sonluluk durumudur. Gerçekten de, bu tür
bir bilinç, ne gibi erekler benimseyebilir ki? Dogu'da,
bu ereklerde, kendiiçin genel hiçbir sey bulunmaz
henüz. Hukugu, toplumsal ahlakliligi, iyiyi istedigim
zaman, genel bir sey istemis olurum; çünkü hukuk,
toplumsal ahlaklilik, vs., genel seylerdir, dogal
tikellikler olmaktan çikmis [kurtulmus] seylerdir.
Iradenin, [dayanacagi] temel olarak bu genellik
karakterine [niteligine] sahip olmasi gerekir. Bir
halkin, hukuk üzerinde temellenmis yasalari varsa,
bu durumda genel nesne haline girmistir; bu da,
düsüncenin pekismis olmasi olasiligini dile getirir.
Böyle bir halk, genel seyler ister ve düsünür. Irade
geneli isterse, halk, o zaman özgür olmaya baslar;
çünkü genel irade, düsüncenin (yani genelin) genele
iliskililigini içinde tasir. Düsünce, [yani], kendi
yaninda [evinde, yurdunda] bulunan tin, özgürdür
bu durumda. Yasa isteyen, özgürlügüne sahip olmayi
ister. Özgür olmak isteyen bir halk, isteklerini,
tikel ereklerini, çikarlarini, genel iradeye, yani
yasaya bagimli kilar. Bunun tersine, iradenin nesnesi
genel olmadigi zaman, özgürlügün görüs açisi da
henüz yok demektir; istenen sey tikel bir nesneyse,
irade sonludur; ve iradenin bu sonlulugu, Dogulunun
karakterinde bulunan [içerilmis olan] bir seydir.
Iradenin özgürlügü düsüncenin, kendisi için özgür
hale geldigi, genel-olanin ortaya çiktigi yerde
baslar ancak. Dogaya batmis [gömülmüs] tin olan
Dogulu karakteri, irade bakimindan ele alindiginda,
sonluluga boyun eymis durumdadir öyleyse.
Irade, sonlu olmaya yönelmektedir; kendini, bir
genel olarak kavrayamamistir henüz. Bu durumda da,
efendilerin kasti ve kölelerin [kullarin] kasti
vardir yalnizca [ve] despotlugun alanıdir bu; duygu
terimleriyle [duygular, heyecanlar açisindan, bakimindan]
dile getirildiginde, bu durum, korku’ nun egemen
kategori olmasi [hüküm sürmesi] demektir.Dogal ortama
batmis tin, henüz kendiiçin özgür degilken ve tikel
ile birlik halindeyken, henüz sonlunun lekesini
tasirken; bu tikel tarafından, bu sonlu tarafindan
ele geçirebiceginin [yakalabileceginin, kapilabileceginin]
ve sonlunun yikima ugratilabilir bir sey oldugunun,
kendini olumsuzlanma olarak koyabileceginin bilincindedir.
Insandaki bir seyin- ve dolayisiyla insanin kendisinin-
süregidemiyebilecegine [varligini koruyamabilegine]
iliskin bu olumsuzlanma duygusu, genellikle korkudur.
Özgürlük ise, bunun tersine, sonluda olmamaktir;
ama bir kendinde sonsuz varlikta, kendiiçin bulunmaktir;
bu, kendisine saldirilamayan bir seydir. –Demek
ki, korku ve despotluk egemendir Dogu’da. Insan
korkmakta ve çekinmekte ya da korku salarak hüküm
sürmektedir; oyleyse köledir [kuldur] ya da efendidir;
bunlarin her ikisi de ayni düzeyde yer alir; aralarinda
yalnizca biçimsel bir fark vardir ve bu fark yalnizca,
iradenin gücünün, enerjisinin az ya da çok olmasidir.
Efendinin iradesi [gözettigi] tikel çikarina baglidir;
sonlu olan her seyi, tikel çikari için [ugruna]
harcamayi isteyebilir. Amaci sonlu oldugundan, iradesi
olumsaldir; demek ki efendinin iradesi keyfidir;
çünkü sonlu amaçlarda içerilmis oldugundan korku
aracigiliyla is görür [etki gösterir, eyler] ancak.
Öyleyse korku, Dogu’da hükümsüren [yöneten] kategoridir
genellikle.
Dogu'da din de, zorunlu olarak ayni karakteri tasir;
bu dinin, ana ugragi, Tanri'dan [Mevla'dan = Efendi'den]
korkudur; ama din, kökenini bu korkuda bulmakla
kalmaz yalnizca, bu korkudan da disari çikmaz [siyrilmaz]
üstelik; bu korkuyu bir yana birakmaz. Kutsal Kitap,
“Tanri'dan korkmak, bilegeligin baslangicidir",
diyor (Mezmurlar,CXI,10); bu dogrudur ve insanoglunun,
korkuyu bilmesi, duymasi, yasamasi gereklidir. Benimsedigi
sonluluk ereklerini, sonlunun belirleniminde, olumsuzlanmanin
belirieniminde bilip-tanimasi insanoglunun kendisi
için gerekli olmustur; ama, onlarin ötesine geçmesi,
onlari anlamasi da gereklidir. En son erekler olarak
onlara baglanmaktan vazgeçerse, olumsuzlanmaya bagli
olmaktan çikar, korkudan siyrilir; kendisine saldirilabilmesine
araçlik edecek [olanak verecek] hiçbir sey benliginde
bulunmaz artik. Ne var ki, korku, yalnizca baslangiç
degil de, ayni zamanda sonsa [bitimse], egemen kategoriyse,
o zaman, despotluk biçimi, kölelik biçimi kurulup
yerlesmis olur. Öyleyse, dinde de bu ayni karakter
kendini gösterecektir. Doyum saglamasi bakimindan,
bu düzeyde, dinin kendisi de sonlu olacaktir; yani,
dogal ortamda içerilmis [dogalliga batmis, saplanmis]
olacaktir.
Dogu halklarinda, doganin güçleri ve kudretleri,
bir yandan kisilestirilir ve yüceltilir, öte yandan,
eger bilinç bir Sonsuz'a dogru yükselirse, bu kudret
karsisinda duyulan korku, ana belirlenimdir ve böylece
birey, bu Sonsuz karsisinda bir ilinekten baska
sey olmadigini bilir. Sonluya bagimli olmaktan,
sonluda kalmaktan, sonluya batmisliktan baska sey
olmayan bu durum, iki biçimde ortaya çikabilir ve
bir asiri uçtan ötekine gitmek zorundadir. Nitekim,
bilinç için var olan sonlu, sonlu-olarak-sonlu biçimini
edinebilir; ama öte yandan, sonsuz biçimine de bürünenebilir
ve bu yüzden, sonluya benzeyen bir soyutlamadan
(soyut sonsuz) baska sey olmaz ve hatta zarzor bir
sonludur ancak. Pratikte, edilgin iradeden (kölelikten),
bunun en karsit ucuna, en büyük irade enerjisine,
katisiksiz bir keyfilikten baska sey olmayan despotlugun
en büyük kudretine geçildigi gibi; dinde de, en
derin, en kaba ve hatta tapinma biçimini alan ten
zevklerine düskünlüge kendini kapip koyvermeyi ve
öte yandan, en yüksek ve bos soyutlamaya ve dolayisiyla
katisiksiz olumsuzlamaya, hiçlige - somut olan her
seyden vazgeçmek demek olan Yüce'ye kaçisi görüyoruz.
Dogulular ve özellikle Hintliler, çogu zaman, bu
soyutlamayi en asiri ucuna vardirirlar; örnegin,
kendini azaba sokmanin beyhude tadini sürekli olarak
duymaktan baska bir manevi kazanim söz konusu olmaksizin
çile doldurarak, kendilerini her aciya duyarliksiz
hale getirmek için ugrasarak on yil geçirirler;
ya da burunlarinin ucunu yillarca seyrederek, hiçbir
sey düsünmeden, hiçbir seye ilgi duymadan, kendilerinden
geçerek olduklari yerde öylece oturup, bu en yakin
[en içten] soyutlamada, bu yetkin boslukta, bu ölüm
sessizliginde kalirlar; ve o zaman, bir bombos içsel
sezgiden, tepeden tirnaga soyut tasarimdan, soyutlamanin
katisiksiz bilgisinden baska yerde degildirler;
ama bu soyutlama, katisiksiz olarak olumsuz oldugundan,
tamitamina da sonludur; ve bundan ötürü, yüce olarak
görülen [kavranan] bu yan da, sonluluk ilkesine
baglidir [ilkesinin kapsami içindedir). Burasi,
özgürlügün, özgür düsüncenin kesinlikle alani degildir;
ama karsisinda en derinlemesine edilgin olan iradeyi
bulan despotça iradenin, olumsal ve keyfi iradenin
alanidir - sonlu olmalari bakimindan öteki sonlu
ereklere boyun egen ereklerin sonlulugunun bilgisi
[söz konusudur burada]. Despot, aklina gelen [esen]
düsünceleri uygular, - kimi zaman iyilik yapar,
ama bunu yasa olarak degil, keyfine uyarak yapar.
Özgürlük, yalnizca Ba-ti'da ortaya çikar: düsünce,
orada, kendi yanina döner, tümel düsünce haline
gelir ve daha sonra tümel de özsel (das Wessentliche)
olur.
Bundan ötürü, Dogu'da felsefesel bilgi olamaz;
çünkü bu bilgi; bilinci, tözün bilgisini, yani tümeli
gerektirir; kendisini düsünmem, kendimde gelistirmem,
öz belirlenimlerime tözde sahip olmami ve kendimi
öznel ya da olumlanmis olarak onda bulmami saglayacak
biçimde kendisini belirlemem olarak tümeli gerektirir.
Belirlenimler, yalnizca öznel ve dolayisiyla kani
degillerdir, ama salt düsüncelerim olmalarindan
ötürü nesnel ve tözseldirler.
Öyleyse, dogusal olanin felsefe tarihi disinda
kalmasi gerekir; ama, konuyu topluca ele alirken,
özellikde Hindistan ve Çin'e iliskin bazi deginilerde
bulunacagim. Bunlari bir yana birakiyordum aslinda;
ama az bir zamandir bir yargi getirmek durumunda
bulunuyoruz. Bir zamanlar, Hint bilgeligine övgüler
yagdirilmisti, bu konuda büyük gürültü koparilmisti;
hem de, bu bilgeligin ne oldugu pek bilinmeden yapilmisti
bu. Bugün daha fazla bilgimiz var ve bu bilgi, [saptadigimiz]
genel karaktere uygun düsüyor. Ama, bu sisirilmis
övgülerin karsisina genel kavrami dikmek yetmez;
olanakliysa, konuyu tarihsel açidan ele almak gereklidir.
Tam anlamiyla felsefe, yalnizca Bati’da baslar;
tin kendine döner, kendisine gömülür [dalar], kendini
özgür olarak koyar, kendiiçin özgürdür; demek ki
felsefe ancak Bati'da var olabilir, nitekim özgür
kurumlari da yalnizca Bati'da buluyoruz; bireyin
batisal mutlulugu ve sonsuzlugu, tözselde varligini
korumasi [kaybolup gitmemesini], alçalmamasini,
kölelesmemesini, töze bagimli olmamasini, ortadan
kalkmaya yargili olmamasini saglayacak biçimde belirlenmistir.
Eski Yunanistan’da, kendibilincinin özgürlügü ortaya
çikar; Bati'da, Tin kendine iner. Dogu'nun göz kamastiriciliginda,
birey silinip gider; tözün bir yansisindan baska
sey degildir. Bu isik, Bati'da, düsüncenin yildirimi
haline gelir, kendi üzerine düser, oradan yayilir
ve kendi öz evrenini, içerden [kurarak] kendisi
için yaratir.
Tarihsel olusumun ve felsefenin, bir benzesik genel
ilkede, birbirine en sIkI bagla baglanmis [birlestirilmis]
oldugunu gördük. Öyleyse, felsefeyi gerçeklige baglayan
bagi olusuran belirlenimleri, ugraklari kisaca gözden
geçirmek gerekir.
Özgürlügün dünyasi, eski Yunanistan'da baslar,
diyorduk. Özgürlügün temeli, tinin kendini düsünmesidir;
bireyin, kendi tikelliginde, bir tümel olarak kendi
varliginin sezgisini edinmesidir; her bir insanin,
bireyselligi içinde, kendini tümel bilmesidir [tümel
oldugunu kavramasidir]; varliginin tümelde, tümel
olmasidir. Varligi, onun tümelligidir ve tümelligi
varligidir. Tümellik öyle bir kendine iliskidir
[orandir] ki, onda bir baska [öteki], bir yabanci
seyde olmamak [bulunmamak]; özüne, bir baska seyde
sahip olmamak, ama kendi yaninda olmak [bulunmak],
- kendi yaninda bulunan tümel olarak tümele sahip
olmak söz konusudur. Bu kendi yaninda olma durumu
Ben'in sonsuzlugudur _ kisiliktir; özgürlügün bu
belirlenimi, kendini kavrayan tin-için-varligi kurar;
bu böyledir ve baska türlü olamaz. Kendini özgür
bilme, bir halkin varligidir da; bu bilgiye dayanarak
[göre] halk, kendi dünyasini, hukuk yasalarini,
toplumsal ahlaklilik yasalarini, yasamin tüm öteki
yanlarini, kendisi için kurar. Böylece, kendini
özsel olarak tümel bilir.
Kendisini özgür bilmenin bir halkin varligi (Sein)
oldugunun ne anlama geldigini açiklamak için bir
basit örnek vermek yeter.
Bireyin özgür oldugunu, kisi olarak özgür oldugunu
biliyoruz; varligimizi, su biricik açidan, yani
temel kosulun, kisisel özgürlük olmasi; ona gadredebilecek
ve onu taniyip-kabullenmeyecek herhangi bir seyin
varliginin söz konusu olmamasi açisindan bilip-taniyoruz;
bu bilgi, bizim varligimizdir, varolusumuzdur. Avrupa'da,
keyfince davranan ve uyruklarinin yarisini köle
durumuna sokmayi düsünen bir hükümdar bulundugunu
varsayalim. Bilincimiz, bu hükümdar en büyük gücü
bile kullansa, böyle bir seyin olamayacagini [gerçeklesemeyecegini]
söyleyecektir bize. Her bir kimse, köle olamayacagini
bilir ve varliginin özsel yaninin bunda oldugunu
da bilir. Evet, su ya da bu yastayiz, Silezya' liyiz,
yasiyoruz, memuruz; [ama] bunlarin geçici oldugunu,
özsel varligimizin bunlarda olmadigini; özsel varligimizin,
köle olmamak oldugunu biliyoruz. Varligimizin temeli
olarak yalnizca özgürlügü taniyoruz. Bu belirlenim
geçici degildir; varligimizin bütün öteki belirlenimleri,
yas, meslek, vs., geçip giden ve degisime ugrayan
seylerdir; yalnizca özgürlük kalir [kalicidir];
en iç [derin] varligim, özüm, kategorim, köle olamamamdadir;
bilincim, kölelige, karsi çikar. Tinin edindigi
bu kendisine iliskin bilgi, iste bu anlamda onun
varligidir [varligini kurar]; öyle ki, tin, bu bilgiden,
durumunun bütünselligini edinir ve onu iyice isleyip
gelistirir.
Daha kesin söylemek gerekirse, bu art arda gelis,
bilincin tümelliginin, özgürlügü kurmasindan baska
sey degildir. Kendimi tümel biliyorsam, özgür bilirim;
bir içgüdüye ya da bir egilime bagimliysam, bir
baska seyin yanindayim [baska seydeyim] demektir
ve bu benim içgüdüm, benim egilimim oldugu andan
itibaren, ben tikel bir seyimdir, genel hiçbir yani
olmayan bir se-yimdir. O zaman, kendimi bir tikellikte
bulurum, varligimi bir tikellige koyarim [yerlestiririm]
ve kendimi, onunla baglanmis durumda bulurum. [Yani]
kendimi, kendime esit olmayan [kendimle örtüsmeyen]
durumda bulurum; çünkü ben a) Ben'im, yani tamtamina
tümel olanim, ama [ayni zamanda] b) bir tikellikte
var olmaktayim, bir tikel içerikle belirlenmekteyim
ve bu içerik, benden baska bir seydir. Tikel olarak
var oldugumda, kendim için artik tümeI bir sey degilim
ve keyfilik dedigimiz sey de iste buradadir. Bu
keyfilik biçimsel [formel] özgürlüktür, içerik ya
da nesne olarak tikel içgüdüleri, amaçlari, vs.,
alir [benimser]. Imdi, özgür olarak irade, içeriginin
tümel olmasindan baska sey degildir; özüme, özsel
varligima bu tümelde sahibimdir; orada kendimle
özdeslik halindeyimdir. Benim gibi tümel olduklari
için baskalarinin da benimle esit olmakligi, buna
baglanir. Baskalarinin özgürlügünü ilkece koyarsam
ve baskalari tarafindan özgür bilinip-kabullenilirsem
özgürümdür ancak. Gerçek özgürlük, birçok özgür
insani gerekli kilar; ancak belli çoklukta insan
arasinda bir gerçek, bir var olan özgürlük bulunur
[vardir]. Özgür insanlarin insanlara iliskisi böyle
kurulur ve toplumsal ahlaklilik ile hukukun yasalari
gerçeklesir. Özgür irade, genel iradede bulunan
belirlenimleri ister yalnizca. Genel iradenin bu
belirlenimlerinin sonucu olarak yurttaslarin özgürlügü,
akilsal [rasyonel] hukuk, hukuga dayanan anayasa
ortaya konur.
Özgürlükle tümel düsüncesini birlestiren bag, buradadir;
bu düsünce, tam anlamiyla, kendi benliginin bilincinin
özgürlügüdür. Bu özgürlük kavramini ilk olarak Grek
halkinda buluyoruz ve bu nedenden ötürü, felsefe
de orada basliyor.
Öte yandan, eski Yunanistan'da, gerçek özgürlük
kisitlanmamis degidir, çünkü orada, köleligin hala
var oldugunu biliyoruz; özgür Grek devletlerinin
sivil yasami, kölesiz sürdürülemiyordu. Bundan ötürü,
özgürlük kosulluydu, sinirlanmisti; onu Cermen özgürlügünden
ayirt eden de budur; Dogu'nun özgürlügü, eski Yunanistan'in
özgürlügü ve Cermen dünyasinin özgürlügü arasindaki
farki söyle tanimlayabiliriz: Dogu'da tek kisi (despot)
özgürdür, eski Yunanistan'da birçok kisi özgürdür,
Cermen yasaminda herkes özgürdür, yani insan, insan
olarak özgürdür; bu, Greklerinkinden üstün bir özgürlüktür.
Bu farki, ilerde, daha yakindan inceleyecegiz; simdilik
yalnizca sunu ekliyoruz: Dogu'da tek bir insan özgür
olmak durumundaysa, bu insan yine de özgür degildir,
çünkü, bunun için, ötekilerin de onun karsisinda
ayni biçimde özgür olmalari gerekir. Bundan ötürü
Dogu'da ancak, istek, keyfilik bulunur ve bu da
sonludur, hiçbir biçimde özgür degildir; bir biçimsel
özgürlüktür bu, kendibilincin bir soyut esitligidir
(Ben = Ben). Eski Yunanistan'da bazilarinin özgür
olmasi gibi bir tikel önerme söz konusu olduguna
göre, Atinalilar, Ispartalilar özgürdür, ama Mesina'lilar,
Ispartalilarin köleleri özgür degildirler demektir.
Demek ki, özgürlük ilkesi, eski Yunanistan'da bir
sinirla karsilasiyor. Grek düsüncesinin, sezgisinin
burada yalnizca amacimiza, [yani] felsefe tarihine
iliskisi bakimindan incelememiz gereken bir tikel
degisime-ugrayisidir [kip edinisidir] bu. O zaman,
bu soyut önermenin somut anlami ortaya çikacaktir.
Bu farklari incelemek, felsefe tarihinin bölünümüne
geçmekten baska sey degildir.
Felsefe kavrami, [üzerinde durdugumuz] ilk noktaydi,
felsefe tarihi kavrami ise ikinci noktaydi; simdi
yapmaya çalisacagimiz ise, felsefe tarihinin bölümlenmesidir;
ama bilimsel bir yol izlememiz gerekir, çünkü felsefe
tarihi, felsefenin gelisiminin kendisinden baska
sey degildir. Öyleyse her seyden önce söz konusu
olan, bu gelisimin, kavram uyarinca [açisindan]
zorunlu biçimde nasil kavranmasi gerektigini göstermektir.
Felsefe Yayinlari, 4. Kitap Sayfa: 149-160
Yazko Yayinlari, 1982