|
EINSTEIN ve
NIETZSCHE'DE TANRI ve ÖLÜM KAVRAMLARI...
Geçen haftaki yazımda bir kitabından
yola çıkarak Einstein'ın "mutluluk" ve bir
ölçüde de siyasetle ilgili görüşlerini özetlemeye
çalışmıştım. Vardığım sonuç, onun düşüncede de eylemde
de toplumcu bir kimliğe sahip oluşuydu. Gerçekten
de, Einstein'ın dünya görüşünde "başkaları için
yaşamak" kavramı geniş yer tutuyor... Bu haftaki
yazımda yine Einstein'ın bu kez "tanrı"
ve "ölüm" kavramları konusundaki görüşlerini
özetlemeye çalışırken, bir başka büyük "bilgin"
ve "bilge"nin, Friedrich Nietzsche'nin aynı
kavramlar üstüne görüşlerinden söz etmek, ve böylece
belki de, dolaylı ya da dolaysız, iki düşünürün görüşleri
arasında bir karşılaştırma yapmak istiyorum... Einstein'ın
dilimize bu yıl çevrilmiş kitabının "künye"sini
bir kez daha belirteyim: (A. Einstein, "Yaşam,
Ölüm, Savaş, Barış, Bilim, Din, Tanrı ve diğer şeyler
üzerine", Sarmal Yayınevi, çev. B. Gündüz). Nietzsche'yle
ilgili kitap ise elimin altında 8. basımı bulunan
bir roman: (I. D. Yalom, "Nietzsche Ağladığında",
Ayrıntı Yayınları, çev. A. Babacan).
Einstein'ın Tanrı konusunda görüşü yeterince
açıktır: "Bireysel bir Tanrı anlayışı bana oldukça
yabancı ve hatta safça geliyor." (1950). 1954
tarihini taşıyan bazı mektuplarında bu görüşünü yineliyor:
"Bireysel bir Tanrı'ya inanmıyorum, bunu hiç
inkâr etmedim ve açıkça ifade ettim... Bir Tanrı hayal
etmeye çalışmıyorum..." Fakat aynı cümlelerin
devamında bir çeşit "din" duygusuna sahip
olduğunu belirtiyor: "Eğer içimde dinî denebilecek
bir şey varsa bu, bilimin ortaya çıkarabileceği ölçüde,
dünyanın yapısına karşı sınırsız hayranlığımdır..."
Ya da, o (Tanrı), "...bizim yetersiz duyularımızın
kavrayabildiği ölçüde dünya yapısının görkeminde durmakla
yetinmektedir..." Kendini "koyu bir dindar
inançsız" olarak niteleyen ve bunu "bir
bakıma yeni bir tür din" (1954) olarak adlandıran
Einstein'a göre doğa, ancak eksik olarak kavrayabildiğimiz
ve buna karşın, düşünen bir insanı alçakgönüllülük
duygusuyla dolduran yetkin bir yapıya sahiptir ve
bu, gizemle (mistisizm) ilgisi olmayan "içten
bir dinî duygu"dur... (1954).
"Başkaları için yaşamak" kavramı
gibi "alçakgönüllülük" kavramı da, fizikteki
buluşlarıyla insanlığın dünya görüşünü denebilir ki
kökünden değiştiren bu büyük "bilgin" ve
"bilge"nin yaşam anlayışında temel bir yere
sahip... 1930'daki sözleriyle, bedensel ve zihinsel
mutluluğa ancak "yalın ve alçakgönüllü bir yaşam"la
ulaşılabilir... Herkes "yaşayan her şeyin bir
parçası"dır (1929). Einstein'ın dindarlığı, "kendisini
küçücüklerde açığa vuran sonsuz büyüklükteki bir ruha
duyulan mütevazı hayranlığa dayanır" (1927).
O, "insanın eylemine ve kaderine müdahale eden
bir tanrıya değil, kendini tüm varolanların uyumunda
açığa vuran Spinoza'nın tanrısına" inanmaktadır
(1929). Einstein'a göre, insanlığın "manevî evrimi"nin
kaynağı yaşam korkusu, ölüm korkusu, ya da kör inançlarda
değil "akılcı bilgi"dedir... (1940). Etik,
yalnızca bir insansal sorundur, arkasında insanüstü
bir yetke bulunmamaktadır ve buna gerek de yoktur
(1950-1953). Buna karşılık, yine Einstein şöyle demektedir:
"Ben gerçekliğin akılcı doğasına ve onun insan
aklına uygunluğuna 'dinsel' den daha uygun bir ifade
biçimi bulamadım. Ne zaman ki bu duygu olmaz, bilim
yavan bir deneycilik haline gelerek yozlaşır"
(1951).
Özetlenecek olursa, "yarattıklarını
ödüllendiren ya da cezalandıran bir tanrı"ya,
ya da "bedensel ölümünden sonra kişinin yaşamını
sürdürdüğüne" inanmayı, "biçare ruhlar"a
özgü "korku ya da anlamsız egoizm"in ürünü
olarak gören Einstein, bilimsel akla verdiği birincil
önemin yanına yaşamsal uyum-varoluşsal yetkinlik için
duyduğu hayranlığı, "yaşayan her şeyin bir parçası
olmak", "başkaları için yaşamak" kavramlarını
koymakta ve sanıyorum ki böylece, "anlamsız bir
bencilliğin" ürünü ölüm korkusunu aşabilmektedir...
"Zamanım dolduğunda ölümü, en az tıbbi yardım
görerek metanetle karşılamakta kararlıyım" (1913).
"Eğer yaşamımızı çocuklarımızda ve genç kuşaklarda
sürdürebilirsek ölüm bizim için bir son değildir.
Onlar bizdir artık; bedenlerimizse yaşam ağacındaki
solgun yapraklardır sadece..." (1926).
Irvin D. Yalom'un ilginç yapıtı, tam olarak
roman sayılamazsa da yine de bir roman tadıyla, Nietzsche
felsefesine giriş için kuşkusuz ki bir başlangıç adımı
olabilir ancak... Fakat burada çizilen Nietzsche portresinin
gerçeğe uygunluğu ve etkileyiciliği de yadsınamaz...
"Zerdüşt"ü yaratan büyük ve sancılı beynin
kıvranışlarını kitabın sayfaları boyunca izliyoruz...
Tanrı'nın ölmüş olduğu konusunda Einstein ve Nietzsche
arasında bir görüş ayrılığı yok.. Einstein'ın bu yokluğu
(buna koşut olarak da ölüm duygusunu) nasıl, hangi
kavramlarla karşıladığını gördük... Nietzsche ise,
çözümü daha farklı bir yerde, sadece kendi içinde,
kendi yalnızlığında derinleşerek bulmaya çalışıyor...
Her iki düşünür için de "etik", salt insanî
(insan kökenli) bir kavramdır... Fakat Einstein'ın
dünya algılayışında (yaşam felsefesinde) alçakgönüllülük,
umut, iyimserlik, yaşama sevinci ve başkaları için
yaşamak temel değerleri oluştururken, Nietzsche'de
bunların yerini yalnızlık, kibir, ümitsizlik alıyor...
Einstein çocuklarda, genç kuşaklarda hayatın sürecek
oluşundan söz ederken, Nietzsche "geleceği temsil
edecek sayılı birkaç kişi" için yazdığını söylüyor...
"Ben topluma karışıp, onların arasında sürecek
bir yaşamdan söz etmiyorum. Toplumsal ilişki kurma
yeteneğim, başkalarına duyduğum güven ve ilgi; bunlar
çoktan köreldi. Tabii, bunların bir zaman varolduğunu
varsayarsak. Ben hep yalnız bir insan oldum. Her zaman
da yalnız olacağım. Bu kaderi kabul ediyorum..."
(s. 177). Nietzsche'nin varoluşçu felsefeye çıkış
oluşturacak yaklaşımı bu satırlarda da duyumsanıyor...
Yine onun sözleriyle: "... Tanrı'nın ölmüş olması
demek, varolmanın amacı olmadığını göstermez! Ölümün
geliyor olması, yaşamın değerli olmadığı anlamına
gelmez" (s. 237). Peki, bu amaç ve değer nedir,
nerededir?
Soruyu, Einstein'dan bir "özdeyiş"
le yanıtlamak istiyorum: "Eğer ödenecek bir bedel
yoksa, bir değer de yoktur..." (s. 237). Bu "bedel"
ise, kanımca, hem kendinde derinleşmeye hem de başkalarına
adanmış bir yaşamın çabalarında, emeklerindedir...
Cumartesi Yazıları, Ataol Behramoğlu
cumhuriyet.com
|