Önce ‘parçalı yazı’yı
açmak gerekir. ‘Parçalı
yazı’ (‘écriture fragmentaire’), Maurice
Blanchot’nun. Blanchot, Nietzsche’nin sağken
yayımladığı metinlerin çelişkili ve aforizma
biçiminde yazılmış, sistematik olmayan metinler
olduğunu söyler. Ernest Behler de Confrontations’da
‘parçalı yazı’yı
‘her şeyden önce bir sistemin
reddi, eksik olan’a tutku, düşüncenin
tamamlanmamış devinimi’ olarak tanımlar.
Nietzsche’nin, ‘parçalı
yazı’ dolayımında, postmodern düşüncenin
yolaçıcısı olduğu söylenegelmiştir; –doğrudur
da! Ama elbette bu yolaçıcılığın hangi bağlamda
gerçekleştiği üzerinde durulmak koşuluyla!
Bu bağlam, bana göre elbet, Nietzsche’nin Nachlass’da
(903) dile getirdiği şu önermede temellenir:
‘Olgular (tatsachen) yoktur,
sadece yorumlar vardır.’ Önesürüşlerin,
bir perspektiften doğru, bir başka perspektiften
yanlış olabileceğini söyler Nietzsche ve ‘İnsanca,
Pek İnsanca’da şunları ilave eder: ‘Filozof,
insan hakkında ne söylediyse, temelde, sadece
insanın son derece sınırlı bir zaman süresine
tanıklık etmekten öte bir anlam taşımaz [...]
Bengi olgular olmadığı gibi, saltık doğrular
da yoktur.’ Öyleyse, şunu söylemek ister
Nietzsche: Dünyanın okunabilmesi ancak parçalı
yazıyla mümkündür. Dünya çoğulluktur ve çoğulluk
da, elbet parçalı yazıyla okunabilir. Blanchot
şöyle koyar meseleyi:
‘Dünyanın yorumlanması gerekir, yorum ise çoğuldur.’
Nietzche’nin Perspektivizmi’nden de anlaşılması
gereken budur elbet...
Nietzsche’nin postmodernizme öncülük edişinde
temelkoyucu kavramlardan birincisinin,
‘yorum’ olduğunu önesürmenin yanlış olmayacağını
düşünüyorum. Kuşkusuz, olgulardan söz edilemiyorsa
eğer, bu, önermelerimizin, doğru ya da yanlış
olduğunu sınama olanağımızın bulunmadığı anlamına
gelmez. Burada Nietzsche’nin kastettiği, ‘insanın
son derece sınırlı bir zaman süreci’ndeki
önesürüşlerinin, ‘doğru’
ya da ‘yanlış’
olmadığı değildir. O sadece,
‘bengi’ (‘ebedi’) olgulardan ve saltık
(‘mutlak’) doğrulardan
söz edilemeyeceğini bildirmektedir bize...
‘Olgular’ değil,
‘yorum’! Mesela
sosyolojik anlamda ‘Toplum’dan
ancak, ‘Toplum’
üzerine üretilmiş olan teoriler (Marx, Durkheim,
Weber) bağlamında sözedilebilir;– her biri birer
‘yorum’dan başka bir şey olmayan bu teorilerin
ötesinde ‘toplum’ diye
bir olgu ya da gerçeklik yoktur. Derrida’yı
açarak söylersem, ‘toplum’
bir ‘metin’den
(‘texte’) başka bir şey değildir ve
‘metin dışı yoktur.’ (‘Il n’y a pas de
hors texte’).
Pekiyi de, bu metin kendi kendini açıklayabilir
mi? Blanchot, Nietzsche’nin ‘dünyayı
düşünürken onu bir metin gibi düşün[düğünü]’
bildirir; Nietzsche için
‘Dünya’[nın da] bir metin’ olduğunu söyler,
hemen arkasından şunları da ekleyerek: ‘Ama
dünya metinde gösterilmez; metin dünyayı görülebilir,
okunabilir (...] kavranabilir hale getirmez.[...]
Dünya metni metne gönderir, tıpkı metnin dünyayı
dünyanın olumlanmasına gönderdiği gibi. Metin:
Tabii ki bir eğretileme [istiare, metafor H.Y.),
ama eğer artık varlığın eğretilemesi olmadığını
ileri sürüyorsa da, varlıktan kurtulmuş bir
dünyanın eğretilemesi değildir; olsa olsa kendi
eğretilemesinin eğretilemesi.’ Derrida’nın
‘metin dışı yoktur’ önermesini, Blanchot,
‘Dünya kendinin dışıdır’
diyerek tamamlar.
Olguların yerine yorumun ikame edilmesindeki
Nietzsche’sel yaklaşım, bizi, ‘yorum’un
yanısıra, ya da, onun arkasında duran bir başka
kavrama götürür: ‘İcat’
(‘Erfindung’).
Basitçe söylersek, her yorum, zorunlu olarak,
bir ‘icat’tır;–
bir olgunun ya da gerçekliğin
‘keşfi’ sözkonusu olamayacağına göre
(varolan, orda duran bir şey
‘keşfedilir’ çünkü!), ‘yorum’,
elbette ‘icat edilmiş’
olacaktır. Ama Nietzsche, daha da ileriye gider:
‘İcad’ı, ‘keşif’le
değil, ‘köken’
(‘Ursprung’) kavramıyla karşıtlaştırır.
‘Şen Bilim’de, Schopenhauer üzerine yazdıklarına
bakıldığında görülen şudur: Din, Bilgi, Şiir
vb. gibi kavramların bir ‘köken’i
yoktur. Din, Bilgi ve Şiir, önceden varolmadıkları
için, mesela Schopenhauer’in Din’in kökeni üzerine
önesürdüğü argümanların tümünün yanlış olduğunu
söyler Nietzsche. Foucault’nun da Dits et Ecrits’te
(II, 543) belirttiği gibi, ‘icat’tan
söz etmek demek, ‘köken’den söz edememek demektir.